Yaşam Büfesinde “Azim ve Gurur”

“…Yüzmeye 45 yaşında spor olarak başlıyor ve sonraki beş yıla 22 madalya sığdırıp 50 yaşında Manş Denizi’ni aşıyor Dr.Rengin Börekçi (https://www.yeniasir.com.tr/yasam/2015/08/15/50-yasinda-mansi-asti). Sağ olsun genç dostum (UN) bugün beni sevgili Erol’a yoğunlaşan ve karamsarlığa mahkum edip seksenin arifesinde, yaşam gölünün karşı kıyısı görünürken yüzümde ender görülen gülümsemeyi de silip süpüren hüzünden uzaklaştırdı aşağıda paylaşacağım mesajla geçici de olsa…”

ABRAKADABRA (Konuştukça Yaratırım): EBSO-Liderlik Zirvesi (13.12.2006) çıkışında almışım kitabı (https://tmiberia.wordpress.com/2013/03/17/dialogue-the-art-of-thinking-together-by-william-isaacs/) ; Yaklaşık beş ay sonra (by pass’ımın yedinci yılında aniden kusmaya başlayınca tekrar anjio olmuşum ve 13.04.2007 de raporlu iken Mavişehir’de parkta Barış’la otururken de elimdeymiş kitap ve kitabın girişindeki bir not: “Aklım 2008 de ve Bitki Hekimliği hayalimde” Ne yazık ki hayalimi TOMBUL’laştıramadım)

Merhaba

Bugün Hıdırellez ve günlerdir mevsim normallerinin üstünde seyreden sıcaklıklar düşünce Erol’dan dolayı predispoze (kırılganlığa hazır) olan bedenim ürpermeye başladı deniz kenarındaki yürüyüşün sonlarına doğru. Önce kızım sevgili Pınar’ın “Hıdırellez” ile ilgili görseldeki güzelliklerle avundum:

Yeter ki biri olsun…

Dr.Rengin hanımı Utku’nun gönderdiği mesajdaki link ile tanıdım ve onun elli yaşında Manş’ı aşmasıyla eşim Nezuş’un altmışından sonra sırf torunlarını denize götürmek için heves edip tek seferde aldığı sürücü belgesi ile özdeşleştirdi aklım. İçsel teşvik (motivasyon) nedeni tek sözcükle: Tutku

İşte Hıdırellez sabahı bana yeni bir yol açan Utku’nun mesajı ve ardılı olarak Rengin hanımın sözcükleri:

“…Mustafa Hocam günaydın. İyi pazarlar diliyorum. Bu yazıyı okuduğumda yazının tamamıyla Nezahat (https://www.instagram.com/p/C6kyk8QIX3z/?igsh=MzRlODBiNWFlZA%3D%3D) Ablamı ve sizi anlattığını düşündüm, sizinle paylaşmak istedim. Görüşmek dileğiyle. Saygı ve selamlarımla…”

Ve işte Rengin hanımın, Utku’nun bizimle özdeşleştirdiği sözcükleri

“…Bir süreliğine tüm uzun ömürlülük çalışmalarını, otu çöpü, takviyeyi unutun.
80, 90 yaşındaki insanların ortak yönlerine bakalım.

1. Güçlü, fit ama özellikle yapılandırdıkları kasları yoktur (MC: Fit’liğe yarı yarıya uygun olsak da…)

2. Onlarca yıldır tutarlı bir rutinleri vardır (MC: Bu konuda kimi zaman eleştiri konusu olan ve tutuculukla eşdeğer görülen gereğinden fazla rutinlerimiz olsa da benim için hiç bir zaman şikayet konusu olmamıştır ve üstelik yaşamı kolaylaştıran, beklentilerde sürprizlere yol açmayan artıları da vardır).

3. Egzersizlerinin mutlaka maratonlardan veya spor salonlarından gelmesi gerekmez. Gün boyunca yürürler, hareket ederler, bir şeyler yaparlar, tırmanırlar ve çalışırlar. Onlarca yıldır yaşam tarzlarının içinedir (MC: Bu konuya da yüzde yüz uyumluyuz. Öyle ki Tepecik yıllarında, yollarında bile tren yolu kenarından, keçi pazarından bile ürkmeden Fuar’a kadar yürüyüşlerimiz oldu. Karşıyaka’da çoklukla statta, Bostanlı sahilde ve Çeşme’nin deniz kenarında kar, kış, kıyamet demeden; ayak, diz ağrımasına takılmadan bile yürüdük; yürüyoruz. Hiç bir zaman spor salonu gibi kapalı bir mekanda yürüyüş yapmayı düşünmedik; hedeflemedik)

4. Genelde geleneksel ev yapımı yemekler yerler (MC: Bu konu bizi en çok tanımlayan açıklamadır. Nezuş’un rahmetli annemden el alarak zenginleştirdiği geleneksel yemekler- siz bizim için özel ve ön pişirmeli dolma ve sarmanın lezzetini; bir zamanlar torunlarımızın favorisi olan özel mantımızı, babaanne tatlısını, bayram soframızın ana yemeği olan kavurmanın özel pişirme tarzının verdiği ekstra zahmeti bilir misiniz ? Göveçte ve fırında kurufasulyeyi saymıyorum bile…)

5. Emeklilik kavramı yoktur. Yaşlılıklarına kadar devam eden uğraşları, hobileri vardır (MC: Eşim ev hanımı ve becerikli, özverili ev hanımı olduğu için doğal olarak emekliliği söz konusu değildir. Bana gelince devlet ve özel sektörde 16+24=40 yıllık çalışmadan sonraki “MAS (Mustafa Artık Serbest)” kavramıyla sektördeki üç firmadaki (APA) danışmanlıklara ek olarak NKM (Netgilli Koordinatör Mustafa) olarak “L3:Learn & L4:Legacy” ikilisiyle öğrenmeyi sürekli bir ihtiyaç görerek ve bir miras bırakmaya gayret ederek yaptıklarımla Rengin hanımın sözünü ettiği “hobi”yi fayda odaklı olarak nasıl açıkladığımı da belirteyim: Emeklilikte en zor şey (ya da maharet/hüner) para harcamadan vakit geçirebilmektir. İşte budur hobi bence ki istersen herkesin eleştiri odağına oturan yaptığım ocak/fırın olsun; istersen toprağa oturup gün boyu çimlerin arasındaki otları yolarak düşüncelere dalıp gitmek olsun…)

6. Aidiyet duygusuna sahiptirler. Arkadaşları ve aile ile yakındırlar (MC: Aman nazar değmesin; bu konu da biz Copcuların en karakteristik özelliğidir. Bugün C13 olarak bir bütünüz ve “Plus”larıyla da (Dörtbudaklar; Yeniler, Demirler ve Varollar) her zaman gurur duyuyoruz. Öyle ki X Kuşağımız (ben ve eşim) ortaokulda başlayan talebeyken evliliğe adım atan dünün gençleri, Z Kuşağını yaratan “Y Kuşağımızın Yaşam Mimarları” ile her aileye nasip olmayacak ilişki ve iletişim becerilerine, güzelliklerine sahibiz. Şükür ve şükran doluyuz. Blogumda yazılarıma görsel olarak eklediğim defalarca paylaştığım dualarımda bunu net olarak görebilirsiniz).

7. Başkalarına karşı bir amaç taşırlar. Sürekli ben ve kendim gibi hayatları olmaz (MC. Bunu misyon cümlemde dile getirmeye çalışıyorum: Amacım özümün, ailemin, sevdiklerimin ve iş arkadaşlarımın daha mutlu, daha sağlıklı ve daha başarılı olmaları için kendilerine yardım etmelerine yardımcı olacağım. Buradaki anahtar sözcükler “Kendilerine yardım etmelerine yardımcı olacağım”. İnancıma göre kişi, önce kendisi gayret edecek ve gücü kendine yardım etmeye yetmezse ben yardımcı olacağım. Çünkü seksenin arifesinde kamuda ya da özel sektörde ve hatta dar alandaki paslaşmalarda kişinin kendine yardım etme çabası yoksa ben o dipsiz kuyuya atılan taşı çıkarmaya uğraşmam.)

8. Huzur / memnuniyet / mutluluk onların yaptığı bir seçimdir (MC: Doğrudur; ancak bu seçim için atılan adım ya da zihniyet her zaman böylesi saf bir niyetin gerçekleşmesine olanak vermez ve “seçenek öldürmek” olan karar anında kimi zaman “cehenneme uzanan yolların iyi niyet taşlarıyla döşeli olduğunu görürüz” kaçınılmaz çevresel çatışmalarda)

9. Genellikle mizah anlayışları vardır (MC: Seksenin arifesinde durulmuş ve sessizliğe bürünmüş olan “Musto Dede” vakti zamanında mizahtan öte kimi zaman kendi deyimiyle “azıcık edepsizlik” etmekten geri durmamıştır. Sınırları aşan bu yaklaşım kimi otorite tarafından eleştirilirken kimisi tarafından da aşırı düzeyde desteklenmiş, teşvik edilmiş, kabul görmüştür).

Sonuç: Sadece diyet ve egzersiz değil. Sağlıklı yaşam sürelerimizi pek çok faktör belirler (MC: Önceki yazımın son paragrafında yazdığım gibi ; insanlar iki şeye mecburlar. Biri ölmeye, diğeri de ölünceye kadar yaşamaya. Bu durumda ölünceye kadar yaşamak dediğim mecburiyet Dr.Rengin’in sözünü ettiği “sağlıklı yaşam” dır).

Ve Utku’ya mesajımı sürdürdüm: “…Hemen mesajı açtım. Gördüm ki kısa ve öz bir değerlendirme imiş. Okudum. Haklısın. Tümünde (rutinler, yemekler, yürüyüş vb) kendimizi buldum. Tekrar teşekkürler…” Utku da sürdürdü mesaj trafiğini “…Özellikle “onlarca yıldır tutarlı bir rutinleri vardır.” cümlesi okumakta olduğum Acar BALTAŞ’ın Hayat En Çok İyileri Kırar kitabında belirttiği “Başarı küçük şeyleri tutarlılıkla sürekli yapmakta gizli” ifadesini çağrıştırdı ve özelde (en yakınımda ) sizinle genelde uzun ömürlülükle ilişkilendirdim. Teşekkür ederim. Görüşmek dileğiyle. Saygı ve selamlarımla…“… Sevgili Utku, ne yaparsan yap, ne kadar özen gösterirsen göster konu hiçbir şekilde “uzun ömür”le ilintili değil demek isteyerek mesajımı sürdürmek istedim:

“..Mesajınla kendime dönüp baktım ve her nedense “kader ve keder“e takıldı aklım. Bu iki sözcükle blogumda bir arayış yapınca 2017 yılında Copcularda bir yaş günü kutlama yemeği ile torunum İrem’in ilk yaşındaki video karelerini birleştirip “yüksek yüksek tepelere” türküsü fonunda yazıma eklediğim görseli izledim (https://www.copcu.com/2017/07/06/yasam-bufesinde-kader-ve-keder/). İrem şimdi 18 yaşına girmek üzere ve nasipse o da Barış (Hollanda) ve Eren (Belçika) gibi yurt dışına (İtalya) gidecek üniversite tahsili için. Linki vereceğim yazının içinde sen de varsın ve yazımın girişi aynen şöyle “…Ateş bir gün suyu görmüş yüce dağların ardında; sevdalanmış onun deli dalgalarına. Hırçın, hırçın kayalara vuruşuna, yüreğindeki duruluğa…demiş ki suya: “Gel sevdalım ol, hayatıma anlam veren mucizem ol…” Su dayanamamış ateşin gözlerindeki sıcaklığa “Al” demiş “Yüreğim sana armağan…” Sarılmış ateşle su birbirlerine sıkıca , kopmamacasına…Zamanla su, buhar olmaya; ateş kül olmaya başlamış. Ya kendisi yok olacakmış, ya aşkı… Baştan alınlarına yazılmış olan kaderi de yüreğindeki kederi de alıp gitmiş uzak diyarlara su…Ateş kızmış, ateş yakmış ormanları…Aramış suyu diyarlar boyu, günler boyu, geceler boyu; birgün gelmiş, suya varmış yolu. Bakmış o duru gözlerine suyun, biraz kırgın, biraz hırçın. Ve anlamış aşkın bazen gitmek olduğunu. Ama gitmenin yitirmek olmadığını…Ateş durmuş, susmuş, sönmüş aşkıyla…” Yazımdan seçtiğim birkaç mesaj:

  • Yaşam soğana benzer; kat kat soyarken zaman zaman ağlatır.
  • İnsan yaşlandıkça anlıyor ki kendi kayığını kendin çekmezsen…
  • “Dün sabaha karşı kendimle konuştum / Ben hep kendime çıkan bir yokuştum / Yokuşun başında bir düşman vardı / Onu vurmaya gittim kendimle vuruştum (Özdemir Asaf)”.

Utku’nun son mesajıyla yazımın bu bölümünü bitireyim: “…Bütün yollar kendimize çıkıyor anlaşılan; yokuş da, iniş de olsa düz yol da olsa. Yaşam yolumuzu kendimiz yaptığımızdan ( inşa ettiğimizden ) olsa gerek… diye düşündüm yazınızı okuyunca Mustafa Hocam; şanslıysak ( belki talihliysek demek daha doğru olabilir Acar BALTAŞ’ın ifadesiyle ) azmimiz ve kurduğumuz ilişkiler( Siz gibi değerli insanlarla) ve içine doğduğumuz insanlar ve çevre bizi daha başarılı ve mutlu kılabiliyor...”

Bir anı ve bir mesajla yazımı bitireyim. Geçen ay (13.04.2024 Cumartesi) Alaçatı “Kitap Kafe”ye gidip raflardan rastgele bir kitap seçmişim (Rastgele demek pek uygun değil; çünkü beyin neyi ararsa onu buluyor): “Blaise Pascal- Düşünceler / Böl.1: Zeka ve Üslup Üzerine Düşünceler.

Biliyorum ki, zamanım kısa. Çağıracaklar ve gideceğim, o nedenle kitabı baştan başlayıp tamamını okuyamam. Şimdi “rastgele” sözcüğünü tekrar yazsam da (yine aynı etkenle bence rastgele değil) 31nci sayfadan notlar almışım görevliden istediğim kalemle bir sayfa kağıda…

Geometrik Zeka ve İncelik Zekası:

Geometrik zekada ilkeler elle tutulmakla birlikte günlük yaşayışın dışındadır; alışık olunmayan bu ilkelere dikkatini çevirmek başta insana zor gelir. Fakat biraz gayret edip dikkatimizi o tarafa çevirince ilkelerin tümü birden görülür. Bu kadar açık olan ve gözden kaçması olanaksız olan ilkeler üzerinde yanlış akıl yürütmeler yapmak ancak kusurlu bir zihne sahip insanların yapacağı bir şeydir.

İncelik zekasında ilkeler günlük yaşayışın içinde ve herkesin gözü önündedir. Dikkati o tarafa doğru çevirmeye, emek harcamaya gerek yoktur; burada bütün mesele iyi bir görüşe sahip olmaktır: çünkü ilkeler o kadar ince ayrımlı ve sayıca o kadar fazladır ki bunlardan birinin gözden kaçmaması imkansızdır. Halbuki tek bir ilkenin bile ihmal edilmesi bir hataya yol açar; bu nedenle bütün ilkelerin hepsini birden görecek kadar net bir görüş ve bilinen ilkeler üzerinde yanlış akıl yürütmeler yapmayacak doğru bir zeka, kavrayış gerektirir.

Bu çerçevedeki anlatımı sevince biraz daha geriden (ön sayfalardan) başlasam daha iyi olacak gibi gelince bana kitabın 22nci sayfasına döndüm. Döndüm de ve birkaç satır yazmışım ki telefon çaldı ve kalemi iade edip Alaçatı Pazarı’na doğru yola koyuldum. Yakında devamını okumak için tekrar Kitap Kafe’nin yolunu tutarım.

Mayısın ilk haftasında eklenen hüzünlerim var ruhumda ve dalıp giderken engine gözümdeki yaşları açıklamam zor oluyor etrafa…Hıdırellez sevinçlerimi acılaştıran 1972 nin cellatlarını düşündükçe gül dalına astığım, kağıtlara yazıp denize attığım dileklerimin vereceği umutlara artık inanmıyorum.

Deniz, Hüseyin ve Yusuf’dan özlemle bağışlanma dilerken bugünün hainleriyle yaşam gölünün karşı kıyısının arifesinde yaşamak da koyuyor insana…

Bir de buna Erol’un kaybı eklenince ne sokağa çıkıp ateşten atlamak ne de Alaçatı’ya gidip festival ateşini roman orkestrasının keyiflendirdiği müzikleri duymak istedi ruhumuz; eve tıkılıp kaldık.

Grubumda (EZM68) sevgili Özfidan’ın paylaştığı videonun başlangıç cümlesi bir soruydu:

“Herkes ne zaman ölür ?” ve yanıtını da çok netti: “Elbet gülünün solduğu akşam” ve Özfidan’a yanıtım da hüzünlüydü:

“…Mehmet Yüksel Aşkolsun !
Bugün her 6 Mayıstan daha çok göz yaşı döktüm. Deniz, Mahir, Hüseyin’e mi yoksa Erol’a mıydı gözyaşlarım bilemedim. Bugün asılacak binlerce yalancı varken, yüzünün nuru gitmiş vatan hainleriyle yaşarken ülkenin perişan hali yüreğimi yakarken ne yakınımıza uzanabildi elimiz ne haksızlıklara haykırabildi dilimiz ve bir ömür böyle geçti yaşam gölünün karşı kıyısına ulaştı yolumuz. Sözde bugün Hıdırellezdi; ne dün gece denize attığımız ne güle astığımız dilekler çare olacak… Bir kez daha teşekkür ediyorum Özfidan…”

Bu cendereden kurtulmak için bir başka kadim dostumun (CINOS’ta birlikte geçen yirmi yılı aşkın süre ve Rio’da aynı odada konaklayan iki huysuz ihtiyardan biri) domatesle ilgili öykülendirilmiş mesajına baktım:

“…Bir yolculuktasınız, örneğin İstanbul’dan güney ege sahillerine doğru yol alıyorsunuz. Tam yol üzerinde muhteşem parlaklıkta Çanakkale domateslerinden de durup birkaç kilo aldınız ve yolunuza devam ettiniz. O günün ertesi gününün sabahında kahvaltınızda o aldığınız domateslerle muhteşem bir kahvaltı hazırladınız. Ve domatesleri tattığınızda farkettiğiniz ilk şey “muhteşem lezzette ve kokuda” oldukları oldu. Büyük şehirlerde yediğiniz domateslerden oldukça farklı, kokulu, aromatik ve gerçekten mutfakta kestiğiniz zaman bile mutfağı kokutabilecek güçte domatesler olduğunu açık ara farkedersiniz. Ve eğer yaşınız, 1980-90’ların domateslerini hatırlamaya elveriyorsa, ilk söyleyeceğiniz cümle “nerde o eski domatesler” olur diye düşünüyorum. Ve sonra da cümleye şunu da ekleyeceğinizden eminim: Eskiden meyvelerin-sebzelerin tatları böyle değildi. Artık neredeyse tatsız meyve-sebzeler tüketiyoruz derdiniz.
Konuya yenilikçi yaklaşımlar getirmeden önce, Türkiye ve domates konusuna istatistiksel olarak bir bakalım istiyorum. Mesaj uzun; konu bana cazip ve kaynak belirtilmiş (Exogenous silicon applied at appropriate concentrations is effective at improving tomato nutritional and flavor qualities
). ve yanıtım:

“…Merhaba Tufan. Çok güzel bir yazı; ancak çok uzun olduğu için telefonda sonuna kadar okuyamadım. Daha sonra ve bilgisayarda okurum. Bu arada dün Tv deki bir haberle birleştirdi zihnim bu bilgileri.
Erzurum’un bilmemne ilçesi belediyesi AKP den Yeniden Refah’a geçince bir de ne görsünler ?
Doğal jeotermal su ile ısınan domates serasından 160 ton domates elde etmişler ve siyasilerin açılış şovlarıyla da caka satmışlar. Meğer kömürle ısıtıyorlarmış ve yeni başkan diyor ki “değil 160 ton 600 ton domates elde edilse bile bu masrafı karşılamaz” İsrafın ve soygunun bin çeşidi var bu hainlerle ve yaşananların yaygınlığı imam ve cemaat meselesi gibi. Hemen hepsi domuz olmamak için devlet (kamu, halk) malını yemekten çekinmediği gibi doymak da bilmiyorlar. Nuh Tufanı olmadan düzelmez bu soygun; çünkü vicdanlar kirli, niyetler kötü…Selamlar…”

Uzun lafın kısası; 05.05.1972 den sıyrılmak istesem de Erol’un ani ölümüyle şoka giren yüreğimi rahatlatmaya çalışsam da, Erzurum’da domates üretiminden, Manisa-Yunus Emre’de Topkapı Sarayı gibi olmuş diyerek övgü düzen aklı evveli görmezden gelmek istesem de olmuyor; her yol soygun ve israfa çıkıyor. Allah akıl fikir versin; Allah kurtarsın; Allah ıslah etsin diyerek insanın evriminde de GDO’dan medet umuyor zihnimin çıkmaz sokakları…

Sağlık ve esenlik dileklerimle.

Öykücü