Yaşam Büfesinde “Soysuzlar Çetesi”

“…“…Bir şeyler değişti; büyük şeyler, önemli şeyler, ne olduğu tam olarak belli olmasa bile de bir şeyler değişti (7 Dahi Ceo (Jeffrey A.Krames)…; “Zorlukların orta yerinde mutlu olabiliyorsan eğer aklın gerçek potansiyelini görürsün”. Gerçekten görür müsün ? Görmek için zorlukların orta yerinde olmaya razı mısın ? Farkı görecek gözlerin var mı ? (Huancho Dauren’nin “Bilgenin Kanatlı Sözleri );…Her insanda gizli kalmış, gelişmemiş güçler ve yetenekler vardır. Kendini bilen yaşlı insan bunları bulur, değerlendirir ve geliştirir. Böylece kendi varlığından kaynaklanan özellikler kazanarak (yaşam gölünün karşı kıyısı görünse de) kişiliğini belirgenleştirip güçlendirir. Tüm evrende olduğu gibi, insan kişiliğinde de karşıtlar ve çelişkiler vardır…”https://www.copcu.com/2020/01/24/yasam-bufesinde-ahbap-cavus/...”

Merhaba

Hani insan bile bile, göz göre göre hata yapar ya ! Ben de aynen öyle yaptım. Tüm video kayıtlarımın olduğu 4TB lık harici diski desktop kasasının arkasındaki usp oyuğuna takmaya çalışırken kendime “dikkat et düşmesin !” dedim ve düşürdüm. Darbelere karşı hassas olan harddisk açılmıyor. Ağlamaklıyım. Oğullarıma mesaj attım “Eyvah !…” diye başlayan mesajımla çaresizçe çare bekliyorum. Ne için, neden ağlar insan veya hangi nesneye veya olguya daha fazla değer verir ? İki örneğim var; birinde espri diğerinde gerçek yaklaşım baskın.

Senelerce senelerce evveldi… (bir deniz ülkesinde yaşayan Edgar’ın Annabel Lee’si değilse de tatlı bir kız Alaçatılı); otobüsten inmiş ben, Nezuş ve Nazım abi (Nezuş’un abisi) Esentepe yokuşunu çıkıyorduk. Nezuş’un topuklu ve ayak üstünden atkılı şık ayakkabısının üst bağı kopmuş ve ayağı burkularak sendelemişti. Nazım abi hemen Nezuş’un ayağına bakmış ben de ayakkabıya. Bu yaklaşımımı yadırgayan Nazım abi bana bakınca (dik dik değilse de sitemli) “Nazım abi doktor arkadaşım çok ama ayakkabıcı yok” demiştim. Ayakkabıya ayaktan daha çok değer veriyor gibi görünme pahasına espri de olsa eleştiriyi göze almak. Diğeri de Balçova Tansaş (daha sonra “Şişko” oldu) ın önüne arabayı park edip markete girdik. Cumartesi öğle saati. Seyahatten yeni dönmüşüz ve Çeşme’ye gidiyoruz. Yarım saat sonra arabaya geldiğimizde camın kırıldığını gördük. Nezuş çantasını aradı ben de ajandamı. Ajandam duruyordu. Nezuş’un çantasının çalındığını gördük. Hata etmişsiz çantaya arabanın içinde ve koltuğun üstünde bırakmışız. Şikayetçi olmak için karakola gittik. Komser sordu: “Çantada neler vardı ?”. Biz altınları, mücevherleri saymaya başladık (Antalya’daki toplantı / tatilde süslenip püslenmiştik). Komser dayanamadı ve kendisi ile kıyaslayıp bize bir de “Oh olsun !” der gibi fırça attı. Bu küçük anının ana mesajı: Benim için ajandanın (anılarım) Nezuş için altınlarının önemli oluşuydu. Bugün de eğer harddisk kurtarılamazsa kendi hatama uzun süre ve şiddetli pişmanlık tepkisi vereceğim demektir ki; zaten seksenin arifesinde kararan yüzüm daha da kararacaktır… Dualarım var harddiskim için. Peki dualar işe yarar mı ? Bu dua konusuna tekrar döneceğim.

Soma’nın 301 madencisi, 2023 Şubatındaki depremde ölen elli bini aşkın insan ve ardıllarında yaşananlar ve değişmeyen kader, İliç’teki altın arayıcılarının sömürüsü altında ezilen yüreğimde durmadan “Soysuzlar Çetesi” sözcükleri yankılanıyor. Blogumda daha önce “Soysuzlar Çetesi” ile ilgili bir yazı yazdım gibi geldi bana. Aradım, bulamadım. Bunun yerine “copcu dirty dozen” yazıp aradığımda yazımın girişindeki renkli tümceleri alıntıladığım yazıma eriştim (24.01.2020 / Ahbap Çavuş).

Şimdi WhatsApp Grubumdaki (EZM68) bir paylaşımdan yola çıkarak yazıma devam etmek istiyorum.

“… Merhaba arkadaşlarım… Mavibahçede denize yakın Kentkafe’de çay içeyim, gazete okuyayım dedim. Gazete insana manevi yük atmaktan başka bir boka yaramıyor, tvler gibi.. Ülkenin hali kötü… Ne yapabiliriz ki ???. 1.Kordona çıkıp ” Kıbrıs Türktür, Türk kalacaktır” gibi bir ” nümayiş” yapacak halimiz mi var?? Olsa bile, maazallah 1:15 oranında polisten dayak yeriz… Kısaca; beddua edebiliriz, ancak onların Allah’ı bizimkinden güçlü, bir işe yaramaz. Şöyle olabilir; deriz ki ver eline topu sektirsin gitsin… Yok, gülerler bize…Dışarı çıkalım, kuşlara yem, kedilere mama verelim… Cık ve yine cık… Seçimi bekleriz, bir oyumuz var, onu kullanırız… Heee, baksana ceaşpe’nin haline… Salaklar kendi içlerinde bölündüler. Aday seçmeyi yüzlerine gözlerine bulaştırdılar… Yaş kemale erdi, doğa yürüyüşleri filan da zor. O zaman içimize dönelim, sevdiklerimize sarılalım. Sağlığımıza dikkat edelim ( prostat op. bana sağlığın ne olduğunu bir kez daha hatırlattı)…”Copçu Mustafa, birader, ensemiz kömür karasına döndü, nasıl eski rengine döner ???

Neyse bulmacaları çözdüm.. Kuşlara yem atayım, ama bu kedi hıyarı kuşları kovalıyor. Pisstt ulan kedi, pisst…”

ve EZM68(HS)nın İstanbul’dan gelen yanıt:

“…Hah tam da söylemek istediğim buydu. daha iyisi yoksa elindekini iyi kullanacaksın… aynen Erxxn arkadaşın yaptığı gibi… yukarda yazdığım yaşlılık anayasası … para için de geçerli sağlık için de….. aslında herşey için… sağlıcakla kalın her zaman yapacak bişeyimiz olsun.. çiçek yetiştirmek … kuşlara yem atmak dahil… kafayı da takmıycan … 68 yılından beri taktık ta neyi tutabildik..?? kuşağımızın namı kaldı sadece…”

ve benim yanıtım: “…

Değerli arkadaşlarım. Erxxn’in açtığı “Dert Kapısı”ndan ben de gireyim. Enseyi karartmadan azıcık sıyrılmak için ne geliyor elimden;
1.Çeşme’de köy yaşamının getirdiği sükunet ve içe dönük kendimle konuşmak
2.Kışın bize kalan sokak kedi ve köpeklerine perşembe günü Ilıca, cumartesi günü Alaçatı pazarından aldığım tavuk sırtlarıyla ızgara yapıp hayvanları beslemek
3.Bir köpek var ki; yaşlılık ve hastalık nedeniyle ölümün eşiğinde yaşayıp da iki yıldır ölemeyen (Nezuş’a eşlik eden kahverengi köpek) bir lokma tavuk sonrası minnetle yürüyüşümüze katılmasındaki gayreti görmek ve…
4.Now’laşan Tv de akşam haberlerinde nursuzların yalanlarına jest ve mimikleriyle sessiz küfreden Selçuk Tepeli’ye sözel olarak katılarak az da olsa nefeslenmekle yetinmek rutinlerime yerleştirdiklerim; ki yetmediği anlar bahçede ot yoluyorum. Sizi de beklerim. Selamlar.

ve İstanbul’da yaşayıp da Söke ile tarımsal ve ailevi bağlarını sürdüren bir diğer sınıf arkadaşım da diyaloğa giriyor (EZM68AT):

“…Mustafa, iyi akşamlar. Paylaştığın son fotoğraflar ve videodan da anlıyorum oldukça sakin ve güzel bir yerde oturuyorsunuz. Hani benim de çok arzu ettiğim bir ortam. Sağlıkla ve huzurla oturunuz. Memleket meselelerini, bu yaşta, huzurumuzu kaçıracak kadar gündemimize almamaya çalışalım diyorum. Görüntüleri eşimle de paylaştım. Eşim, köpekleri ve ızgaradaki etleri görünce çok mutlu oldu, ne güzel bir davranış dedi. Bak biz İstanbul ‘da bile mutlu olduk. Erxxn arkadaşımız da bazen kedilerden söz ediyor. Bu ara Erxxn’e geçmiş olsun diyorum. Operasyonu yeni mi onu tam bilemiyorum. Neyse, bir ihtimal, 29 şubatta belki görüşürüz. Herkese iyi akşamlar…”

Bunları yazıyorum. Günün kahreden rutinlerinden sıyrılmaya çalışıyorum. Akşam oluyor ve camlı bölmeden içeri, salona giriyoruz. Salonda iki kişiyiz. Üç ses var ve seslerin hiçbiri hiçbirimizin değil. Televizyonda yerli kanallardan herhangi birindeki saçma dizilerden biri var ki; fon müziği ve fon görüntüsü görevi var. Nezuş’un elinde cep telefonu ve daha çok mutfak becerilerini geliştirme arayışındaki videolar. Benim önümde laptop ve ekstra kanallardan bir dizinin hafifinden İngilizce sesli, Türkçe alt yazılı… Dediğim gibi salonda iki kişi ve üç ses var; seslerin hepsi elektronik. Buna rağmen, çocuklarıma yakın yaşamın gündüzü ile gece karıma sarılıp yatmanın ekstrasıyla binlerce şükür. Daha fazla beklentim yok; yaşam gölünün karşı kıyısı görünürken yer çekimi biraz daha ağırlaşsa da…

Bunların yanında Now’laşan Selçuk’un sözlerine takılıyor aklım “yılda iki milyar dolarlık İliç altını; yüzde sekizi bize (yüz altmış milyon dolar, kime ?), gerisi şirkete (bir milyar sekizyüz kırk milyon dolar ve yüzde kırkı yalıkınmış !!!); Azerbeycan’a zırt pırt gidiyormuş helikopterler; Masal gibi, Ali Baba ve Kırk Haramiler gibi; açıl susam açıl gibi;

Bu kadar mı ? MTA tarafından 1935 de işletmeye açılan ve 2006 da özelleştirilip Cengiz Holding’e satılan Artvin’in Murgul bakır işletmelerini anımsıyorum yetmişli yıllarda Enstitüde çalışırken. Rahmetli hocam Prof.Dr.İ.Karaca ekibini kurup her yıl işletmenin çevreye verdiği zararı saptayıp çiftçilere verilecek tazminatı belirlemek amacıyla oralara giderdi. Bu kez hocalar böyle zahmete girmesin diye Kanadalı şirket bin aileye peşinen yüz otuzar bin lira vermiş ve hatta muhtarları yurt dışına götürüp ağırlamış. Ne şanslı şu bizim muhtarlar; ya asrın lideriyle sarayda ağırlanıyorlar ya da yurt dışına “knowhow” için gidiyorlar. Dönüşte ne mi yapıyorlar ? Valla ben bilmiyorum; bir bilene soralım.

Kaz Dağlarındaki Kanadalı şirket ve siyanürlü altın aşkı… Bu ne doymaz iştahmış; bu ne denli arsızlık, hırsızlıkmış. Bunlara bakınca hep yazımın başlığındaki film adını anımsıyorum: Soysuzlar Çetesi. Aynısını ABD geçen yüzyılın başlarında yüz yıl önce yaşamış. TvPlus’ta bir dizi izliyorum: 1923. Dizi yasaklar ve buhran içindeki 1923 yılı ABD (Montana) de bir sığır yetiştiricisi aile etrafında gelişiyor. Dizinin başlarında kurak geçen yılda otlakları paylaşamayan sığır ve koyun yetiştiricileri birbirini öldürüyor ve öldürmek haklı görülen bir eylem. Diziye renk katan bir diğer gelişme de misyonerlerin kızılderilileri asime etmede öldürmeye varan şiddetleri. Bu çatışmaların ortasında cukkayı kapan altın madeni arayıcılar. Onlara baktım; bize baktım; İliç’e baktım ve Muharrem’in İstanbul belediye başkanı adayına sözlerindeki ciddiyetsizliği, soytarılığı düşündüm: “Onlar (Ekrem ve Murat) birbiriyle uğraşırken sen aradan seçiliver abicim !”. Peki ya Murat’a ne demeli. “Bunların hepsi puxxt” İşte önceki yazılarımdan birinden bir kesit:

“…İzmir Alsancak Stadındayım. Göztepe ile Bandırmaspor maç yapıyorlar. Bandırmaspor’un amigosu bağırıyor: “Bandırma, Bandırma !” Taraftarları da tekrarlıyor. Sesleri durulunca Göztepeliler bağırıyor: “bandırcez, bandırcez”. Kendi oyununa kurban gitmek bu olsa gerek; ya da bindiğin dalı kesmek. Bu İzmirlilerden korkmak gerek. Rahmetli İsmet (ZM68İU)’in Diyarbakır BZMBaşkanı iken dediği gibi “Bu İzmirlilerin hepsi pusht”. G*tü korumak gerek. Bugünün yalan ustaları da benzer nakaratlarla bağırıyor kızgın yüzler, öfke saçan gözlerle. Bilmiyorlar mı ? “Öfke gelir göz kararır; öfke gider yüz kızarır”. Mutlaka bunu biliyorlar ama kızaracak yüzleri kalmadı ki…”(https://www.copcu.com/2021/12/12/yasam-bufesinde-yalan-ruzgari/) ve bir diğer yazımda da benzer anlatım: (https://www.copcu.com/2019/12/24/yasam-bufesinde-karar-kitabi/)

“… Rahmetli meslektaşım İsmet Uğur’un (daha sonra CINOS’un ilk evresinde satış müdürüm olmuştu) Diyarbakır ZM ve ZKBaşkanı iken anlattığı gerçek bir olaya götürdü. Yılın belli bir zamanında buğdayda çok önemli verim ve kalite kaybı yaratan Süne zararlısı (Eurygaster integrapsis) için Türkiye’nin her yanından ziraat mühendisleri ve konu uzmanları (örneğin Bornova ZMAE’den Dr.HK gibi) en az 2-3 aylık geçici görevle Güney Doğu Anadolu’ya giderlerdi. Bu görev tam bir tarımsal seferberlik olurdu. Sıra bize de gelir mi diye korkardık. Kamunun sağlıksız misafirhanelerinde geçen bu günlerde İzmir’den gelen ekip “İzmirli Olmak” tan dolayı kötü bir ünle ünlenmişti. Öykünün ilk oluşumu, şaka yollu koşturmacası bir yana misafirhaneyi, yatakhaneyi temizleyen hademenin başkanlık binası içinde can havliyle koşarken “Bunların hepsi pusht” diye bağırdığı halini hayal edip hepimiz gülerdik…”

Yazımın girişinde “dua”ya değineceğim demiştim. Sözünü ettiğim dizinin (1923) dördüncü bölümünde şu sözler geçiyor

“… Duanın üç yanıtı vardır:

1. Evet;

2.Henüz değil ve

3.Senin için aklımda başka bir şey var”

Dua ediyorum ve “evet” bekliyorum; henüz değilse “ne zaman ?” karar vericinin aklında benim için başka bir şey varsa, “iyi olur inşallah !”.

Sağlık ve esenlik dileklerimle.

Öykücü

NOT: Harddiskim düzelirse yazıma bir görsel eklerim.