Yaşam Büfesinde “Orta Oyunu”

“…Temel büyümüştür; askerlik çağı gelmiştir. Fakat hâlâ ilk okul diplomasını alamamıştır. Çünkü defalarca girdiği matematik sınavını verememiştir, her türlü desteğe rağmen. Öğretmeni geçer not vermek istemekte, ancak bunun dürüst olmasına özen göstermektedir. Bu nedenle son bir sınav daha yapmaya karar verir. Sınavı, yer ve saatini tüm Trabzon’a duyurur. Sınav statta yapılacaktır. Tribünlerde yirmi bini aşkın (24.139) kişi vardır. Öğretmen Temel’e sorar: “2 kere 2, kaç eder ?”. Temel “4” der. Bütün tribün ayağa kalkar ve hep bir ağızdan bağırır: “Bir şans daha ver, bir şans daha ver”. Ülkem aynen böyle ve ülkeyi betona, yollara gömen, fakısı ile babasıyla tarımı batırıp patateste Suriye’ye muhtaç kılan (! sosyal medya paylaşımları doğruysa bu işte de bir ali cengiz oyunu varmış. Tarımda ali cengiz, tren yolunda bizim cengiz. Ülke tam bir orta oyununa döndü !!!), “angut ile angusu” karıştırmama neden olan, şekeri acılaştırdıkça şekercilerden daha çok oy alan iktidar için da halk bağırdı 24 Haziranda “Bir şans daha” diye. İnşallah bu şansı çevresindeki umutlu (milli eğitim), umutsuz (ASA Trio) kişilerle doğru yönde kullanır ve hepimizi kaos eşiğinden kurtarıp ülkeyi düze çıkarır…”

Altı yıl içinde neler yaşadık ? Yunt Dağındaki kanatları üretime sokarken az mı üzüldük ? Büyüdük, geliştik ve üç temel (Patronun “3P” si) değeri artırıp koruduk. Nasıl başlamıştık (2012) ? Öykülerle öğrendik; elendik ve “yapı/sistem/insan” üçlüsünde nasıl güçlendik ?

Merhaba

Biraz önce Cuma’dan, camiden geldim (yazıma dün başladım ancak bugün bitirebildim). Dün İzmir’e gitmiştim. Kırk dereceyi aşan boğucu sıcakta arabamı bıraktığım katlı otoparktan yürüyerek geldim MEST’e ama dönüşte gözüm yemedi aynı yolu ve sıcağı; taksi ile gittim. Ben ki böylesi Alsancak merkezli keyifli yolculuklar, yürüyüşler yapabilme fırsatını yakalayıp da taksiye binecek adam mıydım ? Sadece sıcak mı, yoksa yorgun ve ülkenin durumundan bezgin yüzler mi, ya da kararmış enselerle, endişeli yürekler mi korkularımı artıran ! Bugün camide duyduklarımla neler hissettim ve nerelere uzandı aklımın kıvrımları ? Geçen hafta “Faiz haram” dedi hoca ve ülkemin, dünyanın tüm çarkı faiz üzerine kurulmuşken ve faiz “al gülüm ver gülüm dünyasında” en geçerli kuralken…Bu işte bir terslik var. Terslik bende mi ?

İki gün (yarın) sonra, iki yıl öncenin yıl dönümüyle yaşadığımız anlamsız terör olayına ait söylemi vardı hocanın. Ne kadarı eline verilmiş, mutlak uyumlu bir metindi, nereye kadar içine kendinden bir şeyler ekledi bilemiyorum. Ancak iki yıl öncesinin mağduru görünümünde olan ve ne öncesinde, ne sonrasında ve ne de en son sahnede yer alışında gıkı çıkmayan birisinin süt dökmüş kedi görüntüsüne bir türlü alışamadı gözlerim. Ve gördüklerimden akla giden, yüreğe uzanan soru işaretleri altında bundan sonra ne işe yarayacak diye endişe etmekten alamıyorum kendimi. Hocanın bir soruya verdiği yanıtı anımsıyorum:

Hocaya sorarlar: “Hocam eskiyen ayları ne yaparlar ?” Hocanın cevabı kısa ve nettir: “Kırpıp kırpıp yıldız yaparlar”. Bizimkinin zaten yıldızları vardı. Eskiden or’du şimdi sanki hür mü ? İşe yarasa bari. Internete sordum: “Orta oyununda hangi oyuncular, tipler vardır ?” diye ve işte çıkan yanıttan seçtiklerim (https://www.sorucenneti.net/halk-edebiyati/orta-oyununda-tipler-tablo.html)

ipler Orta Oyununda Tiplerin Özellikleri
Pişekâr

(Yandaş)

Karagöz oyunundaki Hacivat’ın karşılığıdır. Pişekâr, Orta Oyununda “oyun-başı”dır. Oyunu o açar, o yürütür, o kapar. Pişekâr hem oyuncu hem sahneye koyucu, hem de yazar gibi davranır. Pişekâr’ın kılığı şöyledir: Dört renkli ve dört dilimli bir külah, kenarında dışından kaplanmış dört parmak kürklü bir cübbe, altında aynı renkte bir çakşır, bir entari veya bir mintan ve çedik pabuçtan ibarettir. Soylu saraylarda kurulan ekiplerdeki ASA Trionun hangisi olabilir ?
Kavuklu

(Yoldaş)

Karagöz oyunundaki “Karagöz”ün karşılığıdır. Kavuklu, Orta Oyununun “baş ko­miğidir, Pişekâr’la birlikte asıl oyuncudur. Pişekâr’dan bir ev ya da dükkân kiralar ve oyunun sonuna kadar orada kalır. Kimi zaman Pişekâr’la, kimi zaman öteki oyun kişileriyle sürekli ilişki halindedir. Oyuna girdiği andan itibaren komedi öğesi bu aktö­rün üzerinde toplanır. Oyun kişileriyle olan söyleşmelerinde “ters anlama”, “anlamaz­lıktan gelme”, “anlamadan anlamış görünme”, “benzetme” gibi söz oyunları, çedik pabuç üzerine giyilen arkalıksız terliği sektirmek, düşecekken toparlanmak, kavuğu düşürmeden oynatmak ve sonra başı hızla hareket ettirerek eski durumuna getirmek gibi hareket ustalıkları ile bu rol, hem doğaçlama yeteneği, nüktedanlık hem de çe­viklik gerektirir. Oyunun diğer kişilerinin güldürme gücü, Kavuklu’ya çatmakla belirir. Kavuklu’nun kılığını şöyle anlatır: “Başına abânî sarıklı, dilimli kavuk, sırtına kırmızı çuhadan cübbe, bunun altına uzun boy entarisi giyer; cübbenin altına, entarisinin üstüne beline şaldan kuşak bağlar, entarinin iki ucunu kaldırıp, beline sokar. Yarı belden aşağıya çakşır giymiş olduğu görülür. Ayağında çedik pabuçlar vardır. ASA Triodan birine benzetmek ne derece doğrudur ?
Çelebi

(Paydaş)

Çelebi tipi, “kendisine hizmet edilen adam” tipidir. Her zaman zengin bir mirasyedi, tanınmış bir ailenin tek varisi durumunda bulunur. Terbiyeli, nazik, ince zevk sahibi ve şık olmasının yanında züppe ve zampara olarak gösterilir. Çelebi’nin kıyafeti dö­nemin modası ile yakından ilgilidir. Keşke bu kılık kıyafet gerekli, zorunlu olan güveni sağlasa da ASA Trionun paydaşı yaşamı düze çıkarabilse; umut var mıdır ?
Zenne
Sarhoş
Tuzsuz
Külhanbeyi
Zeybek Efe
Cüce ya da Kambur Bu oyuncu, Kavuklu ile birlikte ve onun arkasından yürüyerek meydana geldiği için kendisine “Kavuklu arkası” denir. Çoklukla Kavuklu’nun oğlu, “emeksiz” denilen evlâtlığı ya da komşusunun çocuğudur.
Denyo
Anadolulu-Rumeliti Kişiler
Müslüman azınlıklar
Yahudi
Ermeni
Yahudi Rum

Eskiden, biz çocukken erkeklerin iki anısının unutulmazlığı konuşulurdu büyükler arasında; biri askerlik diğeri hovardalık. Her ikisinde de aralarında gizli kalması gereken kişisel sırlar, gizemler vardı ki suskunluklarında, gözleriyle birbirlerine anlatırlardı acı ya da tatlı anılarının etkilerini. Bugün Ege Beyin Sözcü’deki yazısının son cümlesi, ana fikri, kıssadan hissesi hoşuma gitti. Benzerlerini S.Jobs‘un “Aç kal budala kal” konuşmasında da gördüm. Ya da Dost Can Deniz‘in “Cesur Sorular”ında. Ege bey “Gelecek, geçmişin ipoteğindedir” demiş. Çok doğru demiş.

Elli yıl önce Polatlı’dan sonra Erzurum’a düşünce yolum (1969/1970 yıllarında 18 ay) Taburumuzun uçaksavar bataryasında benim gibi 95 nci dönem (son 24 aylık askerlik) yedek subay olan bir arkadaşımla kesişti yolum ve biribirimizi çok sevdik meşrebimiz tam uymasa da… (Mehmet Cemal Çiftçigüzeli http://www.biyografya.com/biyografi/5609). Askerlik sonrası İzmir’e geldiğinde Cemal, bana yazdığı bir kitabı armağan etmişti: “Muhterem Başkan“. O kitabın adını unutmadım. Çünkü o günlerde ben Bornova ZMAEnstitüsünde asistandım ve “Balkan Ülkeleri Bitki Koruma Konferansı”nın düzenlenmesinde görev almıştım. Bakanlık, TÜBİTAK ve sektörel desteklerle “Birinci MC Hükümeti”nin sağ kanadının korkusundan Efes Otel’inde alkolsüz resepsiyon verirken Enstitüde özgürce tam tekmil koktely düzenlemiştik. Ben de çantaların üzerine katılımcıların isimlerini yazıyordum rotex (!) denen küçük bir el aletiyle (plastik bir şeride el baskısı ile yazar ve alt kısmı sıyrılıp yapışkan bantlı olarak her nesneye yapışırdı. Bir örneği çatıda olmalı. Bulursam yazıma fotoğrafını eklerim). Bizimkiler için örneğin “Sayın Mustafa Copcu” yazarken Bakanlıktan (Bakan Fehim Adak idi) katılan kişiler için örneğin “Muhterem Muzaffer Doğramacı” yazardık. Belki de bundan dolayı “adamına göre muamele“ye alışmıştık. Daha sonraları bu esnekliğe (!) “Nabza Göre Şerbet” diyerek iletişim modeline uyum için kullanır bile olduk öğrenme ve ustalık yolculuklarımızda (biz de mi omurgasızlardandık ?).

…Sıcak bir yaz günüydü. Tilki de açtı; ayı da. Dört yol ağzında (1507) bir taşın üstüne oturmuşlardı…” Bulgar Klasiklerinden olan bir masalın ilk bölümü böyle başlıyordu; bizde ise aynı masalın uygulamasında ikinci bölümün girişi böyleydi.

Bugün camide hoca iki yıl önce sıcak bir temmuz gecesinde yaşananlar ve doksan bin camide gece yarısı okunan selâlara dikkat çekerken; hiç kimse “1725 sokakta” soğuk bir gecenin ayazında yaşananlara değinemiyor.

…Soğuk bir kış günüydü. Tilki de açtı, ayı da. Dört yol (1725) ağzında bir taşın üstüne oturmuşlardı. Ne yapalım, nasıl yapalım da karnımızı doyurmak için para kazanalım diye düşünüyorlardı. Tilki bir teklifte bulundu: “Bir tarla tutalım. Ekelim biçelim; satalım para kazanalım. Yalnız baştan anlaşalım. Sen toprağın altındakileri al, ben üstündekileri”. Ayı kabul etti. Kurnaz tilki tarlaya buğday ekti…” Sonunu siz tahmin edin. Kavga çıktı. Paylaşamadılar. Son bir şans daha verdiler birbirlerine. Buğday hasadından sonra Temmuz ayında ikinci ekim, dikim işine girdiklerinde tilki ayıya “Bu kez sen toprağın üstündekileri al, ben altındakileri” dedi. Ayı kabul etti; başına ne geleceğini tahmin edemeden. Kurnaz tilki bu kez tarlaya soğan ekti…” Sonunu yine siz tahmin edin. Sonu kavga oldu. Kavgada da tilki kurnazlık etti; sopası uzundu. Ayı itiraz edince uzun sopayı ayıya verdi ama o sırada mağaraya girdi. Bu sefer tilkinin kısa sopası daha etkiliydi. Ve işte bugünün benzer kavgasının esas nedeni: Paylaşamama. Sonunda kavga Rus Ruletine döndü ve ülkem yanıyor; kurunun yanında yanan yaşların ateşinden. Halbuki bugüne dek Teksas Atışı ile vaziyeti idare etmişlerdi. Ne oldu, neden oldu, nasıl oldu da pasta artık paylaşılamaz oldu ve tıpkı tilki ile ayı kavgası gibi ortalığı yangın yerine çevirdi ?

Bir gün belki…(hayattan, geçmişteki günlerden bir teselli ararsan….). İnşallah temel değerlerimizi yitirmeden kaos eşiğinden sıyrılır ve düze çıkarız. Hani tek adam oldu Bay Başkan 24 Hazirandan sonra Allah ona 24 canı yitirdiğimiz tren kazasında, seksen milyonun gönlünü kazandıracak bir şans verdi. Belki (ben de dahil) “diktatör demekten vaz geçmeyenlerin eline bir koz verecek de olsa” bu şansı kullansaydı umutlarımızı güçlendirirdi. En azından “tek adam, mek adam bak adama nasıl da adam gibi gecikmeden duruma el koydu” derdi yüreğim. Kazadan hemen sonra bir KHK çıkarıp da “tutun kulağından hat sorumlusu devlet memurunu, yakalayıp getirin müteahidini milletin orasına burasına daha fazla koymadan; atın zindana buna onay veren mühendisi” deseydi, “wooow!” derdi dudaklarım. Heyhat ! Bunun yerine şimdi iki adam var ki yüzlerini gördükçe ipotek altındaki geleceğimden umut kesiyorum. Kimler mi ?

Senelerce senelerce evveldi (https://www.dailymotion.com/video/x163zqy)…Ya da Mine hanımın 2011 deki karşı yazısı ile (https://www.antoloji.com/annabel-lee-siiri/)

Ben Annabel Lee / Hiç kimse düşünmeyecek Poe’dan sonra beni / Kaybolup gidecek mezarımın yeri.

Ve şimdi / Burası kurumuş bir deniz ülkesi

Ben annabel lee / düşlerken kaybolan denizi / Kutsuyorum hepinizi / kıskanarak yüreklerinizdeki sevginizi / vefa yele / sevda sele verildi mi / bakiyesi kaçırırmış melekleri

Bilenler iyi bilir  / son pişmanlık  / kurtarmaz ki düşenleri / perdeyi kapatırken  / utancın morarmış eli / yarının rengi / bugün den belli

Şairler yaşasa da  / artık yaşayamayacak / haketmedi”

Aslında o kadar da eski değildi; bizimkinin adı da Annabel Lee değildi. Bizden biriydi. Suratına bakınca gruba tam uyumlu sıradan biriydi. İkinci sınıf yöneticinin dördüncü sınıf yardımcısıydı. Adam sanılmıştı. Arabın işlerine mukayyet olsun diye atanmıştı. Derenin taşıyla ağacın kuşunu vuran arap ülkenin en kârlı kuruluşunun (2005 de 2,5 milyar dolar geliri ve onca taşınmaz mal varlığı, tahsil edilmeyi bekleyen alacakları vardı) büyük hissesini satın almıştı. Cebinden beş kuruş da çıkmamıştı. Tıpkı Tekel’in satışı gibi. Bankalardan kredi almıştı. Böylece özelleştirme ile ülkeye doğrudan  döviz girdisi gerçekleşmemiş bankalar bir oyuna alet edilmişti. Geçen yıllar içinde arap paraları topladı; cukkayı cepledi ve denir ki altı milyar doları alıp gitti. Hayatın rengi gidince geri neyi kalır ki diye düşünürken (ya da düşünmezken) cambaz uçtu gitti. Beş milyar dolara yakın borç da bize kaldı. İşte bu oyunu, bu kaybı önleyemeyen zat-ı muhterem şimdi Bay Başkanın yardımcısı oldu. Neyin ödülüdür bu atama ? Bilmek, anlamak, kabul etmek zor. Akıl, mantık işi gelmiyor. Bu işin bir yanı. Öyle Annabel Lee gibi “seneler seneler önce” değildi. Sadece iki yıl önceydi. Derdest edildi (özellikle bu sözcük onun için kullanılmaktadır). O gün bugündür dili tutuldu. Boş gözlerle bakınıp durdu. Zurnacının yanında, felçli adamın yanında konu mankeni olarak boy gösterdi. Makamının hakkını verdi mi; vermedi mi; verdirilmedi mi; alt kattakilerin yeri yurdu değişip durdu. Ve şimdi bu sessiz adam (gemi) özel seçilmiş olarak ne yapacağını bilmeden salınıp duruyor. Ona baktıkça ASA Trio için seçtiğim “…daş” tan hangisi ona en çok uyar bilemedim. Üçünü de yazdım: “Yandaş mı; yoldaş mı; paydaş mı ?”. Fark eder mi ? Orta oyunundaki onca oyuncu içinde ilk üçünü bugüne uyarladım.  Ve bakın okyanus ötesinden 25 yıllık Kanada ve sonrasında ABD deneyimli Sam’leşmiş Şükrü neler yazıyor umutlarını benden daha iyi korumaya çalışarak:

“…Okyanus otesinden, duadan baska ne yapabilirim ki ? Duyusum, okuyusuma gore , Halife adayi Hoca’nin Pensylvania’daki  malikanesine  FBI ve CIA  sivrisinek bile yanastirmiyormus. Hoca da Erdogan icin,  “Allah’indan bulsun” diye beddua ediyormus. Seksen kusur milyonluk milletin akibeti yapilan beddua ve  dualara kaldi artik.

Ben iyiyim, vaktimin cogu internet’te okumak ve bahcede cimen kesmek, diktigim fidanlari sulamakla geciyor. Mayis ayindan beri her iki-uc gunde bir  yagan yagmurlara ragmen, topraklar kumlu oldugu icin yagmur suyu derhal alt tabakalara geciyor ve fidanlarin yapraklari da derhal su istiyor.  Geceleri sicaklik 75*F ‘a dusse de gunduz sicakliklari golgede 90*F uzerinde devam ediyor. Bahcem 1800 m2 civarinda.

Gecen hafta Va….a torunumuz Vi…..a’yi  Sarasota sehrine doktora gostermeye getirdi. Bu sehir, Florida’nin Meksika korfezinde, Tampa’ya yakin bir sehir. Ben ise Atlas Okyanusu sahilindeyim. Aradaki mesafe 135 miles civarinda. Key West’e  donus yolunu 3 saat  uzatip Vi….a’yi benim yanima birakti ( Okullar kapali ! )  19 Temmuza kadar benim yanimda kalacak. Yasi su anda 12’yi gecti. Yeni nesiller artik cellik-comak oynamayi, evcilik oynamayi birakmislar, vakitlerini internet oyunlari ile geciriyorlar. Ben zorlamasam, cocuk bahceye bile cikmak istemiyor. Benim evin Okyanusa dogru uc ev otesinde bir tuzlu su goleti var. Icinde 3-4 tane alligator yaninda tilapia, bass ve catfish baliklari varmis. Bazen etrafinda dolasiriz. Evimizin arka bahcesi tel orgu perdeli. Yoksa benim kopekler  (  Ike , Monte` ve Saffy  )  alligatorlara cabuk yem olurlar. Bu alligatorlar senede 1-2 defa sokaga cikiveriyorlar. Bir degnekle korkutursan hemen golete kaciyorlar…………

Ekonomi soforu olarak bir damadin secilmesi , Vahdettin’in Damat Ferit Pasa’yi  sadrazam olarak secmesi seruvenini aklima getirdi. 1918’lerde  ” gole calinan maya tutmadi “.  2018 yillarinda ( bir asir sonra ! )  ayni taktikle  ayni  gole maya tutar mi acaba,   insallah , diyelim.   Selam ve sevgilerimle (On Wednesday, July 11, 2018, 9:12:47 a.m.)

Bu mesaja kapı açan bir önceki adımda:

“…Duaların için teşekkürler. Bizler bu gibi olaylara şerbetlendik gelen öpüyor giden öpüyor.yazacak çok şey var ama dediğim gibi alıştık ve kanıksadık. Cahil toplum hepimizi yönlendiriyor ve de idare ediyor. Sen nasılsın günlerin nasıl geçiyor selam ve sevgiler.” demiş yurttan seslerden birisi (birimiz).  10 Tem 2018 tarihinde 17:05 saatinde, sam kaya <samkaya1@yahoo.com> şunları yazdı:

Yine de Sam bizden daha umutlu ve dualrın gücüne inanıyor:

“Erdogan ekibinin  kollari sivayip , Turkiye ekonomisine positive bir yon verme cabalari , insallah Damat Ferit Pasa fiasco’suna donmez. Okyanus otesinden,  Tanrilardan dualarim hep sizler icindir. Selam ve sevgilerimle. Sam”

Belki de kaos eşiği diye gördüğüm bindiğimiz rollercoaster’dır (https://www.youtube.com/watch?v=HbU1It2rP1o) ve dibe vurmadan düze çıkılmayacaktır. Bu saatten sonra tecavüz kaçınılmazsa, keyf almaya çalışmak gerek. Sağlık ve esenlik dileklerimle yolunuz açık ve aydınlık olsun.

Öykücü