“…Altı yıl önce, blogumdaki bir yazıma düştü yolum (https://www.copcu.com/2019/08/30/yasam-bufesinde-nankorler/)…; Yine altı yıl önce bir başka yazımın konusu olan etki alanımdaki ekstra kazanımların yönlendirdiği yeni yaşam biçiminin açılımlarındaki keyiflerden de korku duyar oldu yüreğim…; Sonra dokuz yıl önceki bir yazımın içeriğinden birazcık da olsun teselli bulmak için odağımdaki Eylül Güzelliklerine dönmeye çalıştı ruhum…; Dönemedi ruhum ve 2018 yılında ilgi alanımdaki bir başka kahroluşla yine gayya kuyusuna düştü aklım, yüreğim ve ruhum…; Kurtuluşu sekiz yıl önceki bir yazıma görsel olarak mahallemdeki ve lisemdeki gençlik yıllarındaki fotoğraflardaki sağ ve rahmetli dostlarıma odaklanarak kurtuluşa ermeye çalıştım ve anladım ki ister Londra’daki gözlerimi kapatıp ellerimi çeneme dayadığım Ocak 1994 olsun; ister yakın dün ve bugünde soysuzların, hainlerin ellerinde yok olan değerlerimizin yan etkileri olsun kurtuluş umutsuz ve sıkışan yüreğimin ağrısı için elimde nitrogliserinli pembe fısfıs …”

Merhaba
Bölüm 1: Devran dönmüyor, sen ne dersen de ! (30.08.2019 >)
Devran dönerse neler olacağını söyleyen hanım ve neden ataeist olamayıp deistlikte kalmış çavuşu tokatlayan Behzat’ın ekibindeki genç !!! > İki dakikalık video ve “dinden imandan çıkmak, camiden uzak kalmak” ve bir paragraf:
“…Sabah hava da güzeldi deniz de. Ortaokuldaki (yoksa lise miydi ?) İngilizce ders kitabımın okuma konusu geldi aklıma. Gatenby’in kitabını okuyorduk. “Browns family went to the sea side. The sea was calm…” cümleleri belleğimde. Geçmiş zamanı öğrenmeye çalışıyorduk. “Tenses” dediğimiz zamana bağlı cümle yapısındaki değişikleri iyi bilmek gerekiyordu sınıfı geçmek için İngilizce konuşmayı bilmesek de. Böylece özellikle İngilizin kendisinin bile kullanmadığı “Perfect Tense” leri gelmişi, geçmişi ve geleceği ile çok iyi biliyor ama dilsiz duruyorduk. Bugün de öğle vakti çevrem dilsiz şeytanlarla doluydu. Bu durumdan yakınmayı, bizden çok uzaklardaki ve ana dili gibi İngilizce bilmeleri gereken Güney Doğu Asya’dan haber veren SPIN Selling‘in yazarı Neil Rackham’dan da yabancı dil öğrenmedeki başarısızlığın itirafı olarak duyabilirsiniz. Yanlışta o gün , altmış yıl önce ısrar edenler bugün varlığımızın nedeni olan şükür ve şükranla anarak gönülden, yürekten kutlamak gereken “Zafer Bayramı” neşemi yok eden hainler, nankörler, soysuzlar yüzünden kahroluyorum elimdeki pembe fısfısla daha fazla tıkanmamak için. Bu nedenle gramerden en yüksek notu alsak da benzincide adres soran turiste karşı aval aval bakıyorduk öküzün trene baktığı gibi. >Altı yıl sonra Ekrem ve arkadaşları hapiste; Kemal efendi yine sahnede ve Makyavelli’nin Prensinin öfkesi burnunda > Devran değişmedi ancak videodaki hanım eşinden boşandı ve…
Bölüm 2: Odak noktamdaki güzelliklerin yüreğimdeki endişeleri (25.08.2019 >)
“…Yaşam Gölünün karşı kıyısı görünürken, kulaçların gücü azalırken, olumsuzlukları görmezden gelme gayreti etkisizleşirken, “Uykusuz Geceler” farklı nedenlerle artarken, okullu çocukları olanların yaz tatili bitip de yakın ayrılıklar olmasına rağmen gurbet duygusu güçlenirken, üstüne üstlük C13 den ilk defa üniversite tahsili için ABİDE’nin “B” bugün İstanbul’da olup yarın Gröningen’e doğru uzun soluklu yolculuğu başlarken, Yunt Dağındaki kanatların engellenen, ertelenen üretim gücünü etkinleştirmek çabalarımızın sıkıntıları unutulmuşken, MSM bereketinin açtığı yollardaki gelişmelerin baş döndürücü etkisini hazmetmeye çalışırken, rutinlerimizi süsleyen güzelliklerin bende yarattığı endişeleri aşamadığımı görüyorum. Korkularım yüreğimde birikiyor. Suskunluğum artıyor. İçimdeki gürültüden bunalıyorum. Konuşmaktan korkuyorum. Konuşmamaktan da…Babam benden daha cesurdu. Ancak benim babama kırıldığım anlardan bir tekini bile çocuklarımla yaşamadığım için ben herkesten daha şanslıyım. Bu şansın bedeli de suskunluk, zaman zaman eleştiri alsa da…> Endişelerim yersiz çıktı ve ben hâlâ korkularımı atamadım. ABİDE’min üçlüsü Barış, Eren ve İrem, şimdi sırasıyla Hollanda, Belçika ve İtalya’da öğrenme yolculuklarını başarıyla, keyifle sürdürüyorlar.
Bölüm 3: Eylül Bereketleri ve Hüzün (07.03.2016 >)
Şimdi gelelim kırmızılı bölümden Japonların kurumsal kültür anlayışlarına. “…Japonlar özellikle iş yaşamlarında “hayır” demekten kaçınırlar. Onlara göre karşısındakine hayır demek onun itibar kaybetmesine neden olacaktır. Çünkü bu, onun isteğinin, ihtiyacının dikkate alınmamış olduğu anlamına gelecektir. Karşı tarafın amaçlarının onları ilgilendirmediği şeklinde bir izlenim uyandırmaktan kaçınırlar. Batılılar için bu iletişim sorununu aşmanın en basit yolu Japonlara “evet” ya da “hayır” ile yanıtlanacak sorular sormamaktır…” Bu bölümü neden buraya aldım. Çünkü NÖY3 de “soru sorma becerilerini geliştirme” konusunu ele alacağız.
Sözün özü; aklım kadar ruhum da karışık. Önem dereceleri çok farklı konular iç içe. Pakistandan Tacikistana uzanan yeni sürecin belirsizlikleri tuzu biberi. Biraz önce Londra’dan gelen habere göre “kafa topu”nda durum iyi. Yarından sonra Yunt Dağına çıkacak olmam da bir başka müjdeli haberin öncülü. Netingillerde öğrenme yolculuklarında parlayan gözler umutlarımı artırıyor. Farkındalıkları gelişiyor. Misyonlarının yapı taşlarını oluşturuyorlar. İklim tam yerine oturmadığı için Çeşme özlemlerimiz günü birlik seyahatlerimizi henüz aşmıyor. Mayıs ayımız Midilli ve Balkan Ülkeleri ile dolacak görünüyor. Sağlığımızın yerinde. Allah’a şükür ve dualarımız hak edilmiş, hayırlı kazanımlarımız için. Daha ne ister insan ? > Dokuz yıl geçmiş aradan ve Netin el değiştirdi. MSM nun bereketi hâlâ korkularımın içinde. Midilli’ye gidemedik. Balkan Ülkeleri gezisi mükemmeldi. Şimdi Çeşme tüm yıl ve 7/24 yaşam tarzımız. Özellikle de pandeminin kısıtlarında sağladığı olanaklara alışınca ve Ümitgiller de benzer yaşamı Çeşme’de komşumuz olarak sürdürünce Karşıyaka’ya gitmek aklımızın ucundan bile geçmiyor. Yunt Dağının kanatlarındaki kalıcı verimsizlik aşıl(a)madı. Sessizce ve eylemsiz bekleyişin vardır mutlaka karar vericilerin bir bildiği. Onların (SK) yaşam tarzlarında hele yaz günleri güney Ege’de tekne sefası baskın. Sağlıkları için dualarımız tek sığınağımız ve şimdilerde her zamankinden daha bir fazla.
Bölüm 4: İlgi alanındaki kahroluş (02.09.2018 >)
Bir yad ediş ve sürpriz konuklarla evimizdeki “lokma” ve boğazıma dizilen lokmalar. Ortada bir büyük nokta ve etrafından iki daire ile ilgimi, etkimi ve gücümü düşünüyorum. Odağıma dönmeye ilgi alanımda gördüğüm hainlikler izin vermiyor. Ruhun azap çukurunda debeleniyor:
“…Lokmaya gelemiyor aklım. Boğazıma takılıyor lokma. Elimdeki lokmanın deliğine bakıyorum ve ülkemin içler acısı soyulmuşluğunu aklımdan atamıyorum. Yazıma başladığımda Türk Telekom soygunu vardı zihnimi meşgul eden. Yazıma ara verdiğimde gece yarısı Halkbank’ın islami usullere göre soyulduğu mesajı düştü internete. İnanmak istemedim. Türk Telekom’u, Halbank’ta doları, bu tür satanın, buna göz yumanın, onaylayanın, soyguna ortak olanın; takip etmeyenin; engel olmayanın, önlem almayanın hepsinin sülalesini sinemaya götüreyim demek yerine tüm mal varlıklarına el konulmasını istiyorum. Yılmaz’ı okudukça kahroldum. Ne bizim bu Lübnanlılardan ve yandaşlarından çektiğimiz. En kolay şer ortaklığı onlarla mı kuruluyor. Ülkesi, şehri fark etmiyor; ne zaman “Ürdün, Lübnan, Beyrut” üçlüsünü duysam tüylerim diken diken oluyor. Aramilerden bu yana haramilerin ana merkezi olan bu g*t içi kadar iki ülke nasıl oluyor da Kral Hüseyin’den komşusu Harariye, dünden bugüne her tür entrikanın içinde yer alıyor ? Yerli ve milli ortaklıkları olmasa böylesi aleni, apaçık soyguna kim, nasıl ve neden göz yumabilir ki ! Baştan sona faul; tüm süreç soygun ve geri kalan enkaz el yakıyor. O ülkenin Başbakanı bu ülkenin bilmem ne bakmayanı ile nerede, nelere anlaşıp da taşınmazlardan bakır kablolara kadar her şey satılıyor ? Bunlara baktıkça Bayramdan bu yana “İlgi Alanım” içinde mutsuzluğum arttıkça artıyor. Ruh halim bozuluyor. “Silkinip, kendine gel bre gafil !” diyor iç sesim. “Etki Alanım” da gücümü derlemeye çalışıyorum. Yaza veda ederken içim pır pır. Yaz bitiyor. Dönüş hazırlıkları başlıyor. Çeşme’nin Seyir Tepeleri’ndeki havuzlu, barbekülü, hoş sedalı beraberliklerle sonbahara, güze, okulların yeni sezonuna ve kışa moral depolayıp Mavişehir’e doğru yolculuğumuz başlıyor. Önce Ümitgiller yolcu; çünkü İzmir Amerikan Koleji erken açılıyor. Sevgili Barış için en kritik süreç başlıyor. ABİDE’mizin tümünün sağlık ve esenlik içindeki başarıları ve özellikle Eren’in Sabancı’lı olmasının gururu var; sevinci var “Odak Noktam”da. Bundan teselli arıyorum; buluyorum. Baba-oğul üniversite sınav sonuçlarını bekleme sürecindeki ilişkileri düşünüyorum. Elli beş yıl öncesinden bugüne “Copculardaki Üç Neslin” üniversite macerasına bakınca neler görüyorum ? > Yedi yıl öncesinden bu yana son sorunun yanıtlarında neler gelişti ? Eren, Sabancı’dan sonra Belçika’da yüksek lisansını da bitirdi ve kariyer adımlarını gurbet elde iş kovalamakla şekillendiriyor. Barış da aynı durumda Gröningen sonrası Amsterdam Üniversitesini onur derecesiyle bitirdi ve o da Hollanda ya da çevresinde iş arayışında; ikisine de kolaylıklar diliyorum dualarımla. Ve Ümit’in Barış’ı, Eray’ın Eren’i derken, Kerem de değerlisini yurt dışına gönderiyor ve İrem de İtalya’da lisans çalışmasına başlıyor. Günler günleri kovalıyor. Ömür dediğin ritmiyle gün sayıyor. Yaşam Gölünün karşı kıyısı görünüyor. Sekseni aşınca insan “maziye bir bakıver, neler, neler bıraktık…” diyor yüreğimden ruhuma akan sessizliğin feryatları; şükür ve şükranla..
Bölüm 5: RAW (Cevher) olmanın sorumluluğu (19.09.2017 >)

“…Yazımın girişindeki kısa mavili anlatımın bende iki bağlantılı anısı vardır. Bu anıların ilki ellili yılların sonları ve Soma’daki ilk okul yaşamımın final günlerine aittir. Elimde bir kitap vardı: Cemal Nadir Güler‘in tüm karikatürlerinin olduğu ve onu yitirdiğimi hep anımsadığımda yüreğimi sızlatan bir üzüntü duyarım (https://leventerturk1961.wordpress.com/2014/07/04/cemal-nadir-guler/). O kitaptan aklımda kalan ve her detayını dün gibi anımsadığım bir karedir yazımın girişindeki anlatım. Annenin giysileri kırklı yılların zarafetindedir. Fakir bir ev, bir gariban oda görüntüsü içinde kırık bir aynanın önünde oturmaktadır anne. Ayna eski bir konsola takılmıştır. “Konsol” sözcüğü eskilerde kalsa da her seferinde şu türkünün sözlerine alır götürür beni (https://www.youtube.com/watch?v=PoepDqoJPBI) “…süremedim lavantayı konsola koydum…” Rahmetli Cemal Nadir’in o karikatüründe beni asıl etkileyen çocuktur. Altı yedi yaşlarındaki çocuğun ayağında daha sonraları Bermuda denen ve moda olan bir pantolon, şort türü vardır. Çocukluğumda bana da giydirilen ve nefret ettiğim bir giysi türüdür. Ne kısadır, ne uzun. Zaten iyice zayıftım; bir de bu görüntümü hiç sevmezdim. Bu nedenle yazın bile uzun pantolon giymek isterdim. Ya da Soma’ya büyük şehirden gelip de biz “ülen” derken bize “aslanım” diyen şehirli çocukların giydiği diz üstü kısa pantolona (şort) imrenirdim. İşte karikatürdeki o çocukla kendimi özdeşleştirirdim. Bu kadarla da değil. Çocuğun elinde yarısı ısırılmış bir dilim ekmek vardır. Ben de çocukten sokakta elimde ekmekle dolaşmayı, sokakta ekmek yemeği çok severdim. Üstüne salça sürmek yeterdi. Bir detay daha vardı çocuğun görüntüsünde; çocuğun diğer elinde ucuna ip bağlanmış bir tahta araba, oyuncak vardı. Bu da onunla kendimi özdeşleştirmemde bir diğer özellikti. Ben de çocukluğumda tahtadan, telden arabalar yapar oynardım. Bu karikatürle ilgili ikinci anım, annenin verdiği mesajı kullandığım bir öğrenme yolculuğunun finalindeki sözlerimdi. Neler yaşanmıştı da ben bu sözleri kullanmıştım ?

> Sekseni aşmama sekiz yıl varken çocukluk özlemi bu denli yazıya dökülmüşse bugün çok daha fazlası var özlemlerimde… Ne var ki; zaman gelip geçiyor, dur demek elde değil ve “yaşıyorsan bitmemiştir”… Şükür ve şükranla yola devam.
Bölüm 6: WAT/Söz ve Eylem (22.04.2018 >)
Yazıma “Duş Başlığı” ile başladım ve neden ateist olamayıp da desitlikte kaldığını açıklayan genç Behzatgil ve “nankörler” yazısıyla giriş yaptım. Yazım “potböri” nitelikli olunca bitirmeden önce Google’de “Yaşam Büfesinde Potböri” sözcükleriyle arama yapınca karşıma bu bölümün yazısı çıktı. Yazımın ekindeki kısa videoda 2005 yılında Brezilya / Rio’da yaptığım sunumdan bir pasaj çıktı. İşte o yazımın girişindeki öykü ve verdiği mesaj : Alışmadık g*tte don durmaz
“…Şirket kritik günleri yaşıyordu (tıpkı ülkem gibi). Patron tasarruf yapmayı gerekli gördü. İki yüz çalışanı vardı. Onlardan öneri toplamak için herbirine birer mektup yazdı (tıpkı geçen gün posta kutuma düşen “en kalbi selamlarımla” cümlesi eklenmiş ormancılık mektubu gibi). Tasarruf önerileri beklediğini ve birinciyi ödüllendireceğini yazdı mektubunda. Öneriler toplandı. Bir komisyon kuruldu. Birinci gelen öneri belirlendi. Birinci gelen öneri şuydu: “Bundan böyle çalışanlara yapılacak duyurular mektupla değil yemekhanedeki ilan tahtasına yazılsın ve kağıttan tasarruf edilsin“. Patron bu öneriyi beğendi ve öneri sahibi çalışana bir dolma kalem hediye etti. Hemen ardından da kimin, hangi önerinin birinci seçildiğini ve ödülün ne olduğunu iki yüz çalışana birer mektupla bildirdi…”
Bu kadar yetsin ve günüme döneyim; nasipse yarın Karaburun’da Yabaşgillerin evinde EZM68 in Ege Kolu olarak buluşacağız. En azından bunun keyfiyle avunuyorum ve elimdeki kırmızı fısfıstan birkaç fıs daha çekip yoluma bakıyorum. Dikkatle yola devam ederken yarım kalan işlerimi düşünüyorum ve iki testten sonra doğruyu ve adil olanı bulduğum inancıyla beklentimi 30.12.25 sayfasına yazıp kendimce geleceği şekillendirmede etkili olmaya çalışıyorum.
Her şey olacağına varır; sağlık ve esenlik içinde yolunuz, yılınız, yeriniz, bahtınız açık ve aydınlık olsun ki; bunca karanlığın içinden çıkabilmek için bir umut ışığım yeşersin..
Öykücü












