Yaşam Büfesinde “Söz ve Eylem (WAT)”

“…Şirket kritik günleri yaşıyordu (tıpkı ülkem gibi). Patron tasarruf yapmayı gerekli gördü. İki yüz çalışanı vardı. Onlardan öneri toplamak için herbirine birer mektup yazdı (tıpkı geçen gün posta kutuma düşen “en kalbi selamlarımla” cümlesi eklenmiş ormancılık mektubu gibi). Tasarruf önerileri beklediğini ve birinciyi ödüllendireceğini yazdı mektubunda. Öneriler toplandı. Bir komisyon kuruldu. Birinci gelen öneri belirlendi. Birinci gelen öneri şuydu: “Bundan böyle çalışanlara yapılacak duyurular mektupla değil yemekhanedeki ilan tahtasına yazılsın ve kağıttan tasarruf edilsin“. Patron bu öneriyi beğendi ve öneri sahibi çalışana bir dolma kalem hediye etti. Hemen ardından da kimin, hangi önerinin birinci seçildiğini ve ödülün ne olduğunu iki yüz çalışana birer mektupla bildirdi…”

Rio (Brezilya) dan Bir Kesit: “Başarı Öyküleri (Öykülerle Öğrenme)”… Onu ne doktorlar istedi de biz vermedik…

Merhaba

Rahmetli babam sağ olsaydı bu öykünün önüne ardına bakmaz, fazla düşünmez ve “alışmadık g..te don durmaz” derdi. Ülkem de aynen böyle. Adam utanmadan sıkılmadan tasarruf edin diyor ve kendisi Lale Devri rahatlığında, sınır tanımaz hoyratlıkla harcıyor. Ayranımız yokken içmeye o hepimiz adına tahtıravanla gidiyor s….a. Böylece hepimiz el penisiyle nasıl gerdeğe girildiğini görüyoruz; kahrolarak, içimiz yanarak. Kör şişman adamın duvara toslamasına ramak kalmış. Deniz bitmiş. Yapı paydos edilmiş. Hırsızların, arsızların hepimizin orasına burasına koyma meraklısı utanmazların sırıtan yüzlerini görmemek için gözlerimi kapatıyorum. Ne yazık ki sadece kendime gündüzü gece yapıyorum. “Rüyadır” diye avunuyorum. Adım adım kaosa yaklaşan bir eşikte yaşıyoruz. Tam da oğlum Kerem’in doğum gününde yapılacak olan seçim için umarım tatil, seyahat planları yapmış olan akl-ı selim sahibi yurttaşlarımız gereğini yapıp oylarını kullanırlar. Gerçi uzun zamandır “selimin aklı” nı göremiyorum ortalıklarda ama otoyoldan önce son çıkış gibi görünen bu kötü şansımızla orta oyuncuları defederiz. Gerçi öyle bir karar anı olacak ki kim kazanırsa aslında o kaybetmiş olacak. Yakın tarihimizde benzerini birkaç kez yaşadığımız gibi birilerinin pisliklerini, yarattıkları enkazı ve hatta ortadaki cenazeyi bir başkaları kaldırmaya çalışacaklar ve ne yazıktır ki kendilerini bitirmiş olacaklar. İçeride bunlar olurken dışarıda el oğlu rahat duracak mı ? Kaddafi’den sonra Libya ve Saddam’dan sonra Irak nasıl kaosun içinde debeleniyorsa ve yaratılan bataklıkta debelendikçe batıyorsa ben de aynı korkuları yaşıyorum. Adeta “benden sonra tufan” diye haykıran gözlerdeki bıkkınlığı, bitkinliği gördükçe yeni bir oyunun tezgahlandığını hissediyorum. Daha doğrusu “hep aynı hikaye” olan oyunun yeni bir adımına yaklaşıyoruz an ve an. Uzun süredir bindiğimiz alamet, freni patlamış kamyon gibi yokuş aşağı yuvarlanıyor. Bu nedenle ekranlardaki nursuz yüzlerdeki birisinin “kurtarın beni bu yükten” der gibi görünen yorgunluğu; diğerinin ölü balık bakışlı, sevgiden yoksun gözlerindeki duygusuz tükenmişliği ruhumda fırtınalara neden oluyor. Bereket yaz bekarıyım da etrafımda mutsuzluğum sevdiklerime bulaşmıyor. Öyle bir “decide (karar)” olacak ki bu sefer ki “..cide/seçenek öldürücü” kazananı da, kaybedeni de üzecek. Öyle büyüdü ki taş, altına elini değil tüm bedenini koysan ezip geçecek (geçmeyecek üzerinde duracak, ezecek bitirecek). Mehmet isyan ediyor; fırçayı yiyor. Dolsa da dolmasa da Doğan giderken üst sınırlar aşılıyor. Kör tuttuğunu öpüyor. Ege Bey Keynes’in maceralarıyla altın ve “Ağalık Hakkı” örneklerini verirken “Ağalık hakkını elinde tutan Aşağılık Hakkı” bildiğini okumayı sürdürüyor tıpkı uçaktaki Temel’in rahatlığı içinde… Nasıl mı ?

Uçak düşmektedir. Anons yapılır ve herkes telaş içindedir. Temel sakindir. “Hadi Temel” derler can yeleği giysin diye. Temel aldırmaz. Bağırırlar “Temel uçak düşüyor”. Temel aynı sakinlikle “Düşerse, düşsün; babamın uçağı mı ?”. Batıyoruz behey gafil ; en azından umutlarımızı yitirerek batmanın korkusunu içimize yerleştiriyoruz.

Bu düşüncelerden sıyrılmak için sabahları erkenden tam ada turu yapıyorum. Kimsecikler olmuyor yürüyüşümde. Fethi’nin yerinde yeller esiyor. Onca direniş, geçen yıl yeşeren umutların ışığında onca ekstra yatırım masrafı ve Mayısa kalmadan greyderin yıkıp geçmesi böylesi bir kör döğüş ortamında sahilimizin en güzel koyunu belli ki birilerine peşkeş çekmenin öncüllerini yaşıyoruz. Mor çiçerkler adayı kaplamış. Yürüyüşün yarı yerinde bize alışmış olan taşa oturuyorum. Dualarımın ilk bölümünü Alp’in oğlu ve Can’ın Yaman’ı için özel kılıp Nezuş adına üç ve kendi adıma da tek taş atıyorum denize “sağlık ve esenlik dileklerime amin” derken. Kuzeyde Karaburun tepelerinde, batıda Çeşme Karadağ’da, doğuda Germiyan tepelerinde ve güneyde Alaçatı yamaçlarında dönen rüzgar enerji santralları artık yüreğimi yakmıyor. Çünkü çok şükür ki Netdirekt de iki yıl gecikmeli de olsa Yunt Dağındaki (Bergama) NET-RES’inden enerji üretip ilk gelirlerini elde etmeye başladı. Ne süreçti ama ! Zaman zaman aklımız bulansa da çok şükür ki gençlerin (SACK)benden fazla olan sabır güçleriyle doğru yoldan ayrılmadan amaca ulaştık. Ada turu sonrası standart kahvaltımı yapıyorum. Ardından gün boyu çatıda sezon temizliğim sürüyor. Anılar tazeleniyor. Çok azını atabiliyorum. Çoğunu sağdan alıp tozlarını siliyor ve sola koyuyorum. Çoklukla da 2005 yılı anılarında oyalanıyorum. Bu nedenle çatıdan aşağıya inerken mutlaka bana takılan anı görselleri oluyor ve paradigmalarım bunlara göre şekilleniyor. Çok şükür ki bunlarla oyalanınca güncel karamsarlıklarım ve değiştiremeyeceklerime odaklanan eneji tüketimlerinden az da olsa sıyrılabiliyorum. Onüç yıl önce neler yılın karakteristiklerini oluşturmuş ?

On üç yıl önce (2005), CINOS’un üçüncü evresinde “Yetkinlik Geliştirme Müdürü (CDM)” denilen yeni bir görev uydurularak (eskilerin deyimiyle “ihdas edilerek”) yol devam ettiğimi görüyorum. Halbuki bir yıl önce, 2004 de üçüncü kezdir “Tamam, buraya kadarmış” dediğim  anları yaşamıştım. İlki iki bölge müdüründen birini seçmek gerek kararı verildiği 1996 yılıydı. İsviçre’li CI ve SA birleşip de NO olduklarında Ben ve ÜG arasından biri, yeni bölge müdürü olacaktı. Bu kaçınılmazdı. Emekliliğim dolmuştu. ÜG benden daha deneyimli satış ve satış yöneticisi idi. Ben gitmeye hazırdım. Ne var ki yine TA ın karar vericiliğinde “Pazar Geliştirme Müdürlüğü (MDM)” uydurulmuş ve yola devam etmiştim. FST’li, Sultana’lı Xavier’li, Dr.Rüegg’li ve “Kırmızı Tulumlu Adam (KITA)” etkileri altında dört yıl daha heyecanlı bir görev süresi yaşamıştım. İkinci “tamam” anı geldi. İkibin yılına birkaç gün kala İsviçreli NO ile İngiliz ZE birleşip de SYNleşme başlamıştı. Bana yine yol görünmüştü. “Tamam” demeye ve veda etmeye hazırlanıyordum. Öyle olmadı. Yola devam kararı verildi. Hatta öyle bir an geldi ki beklentimi aşan ve özel kazanımlı bir üst düzey yönetim görevi de üstlendim. Bu sürecin başlangıcında (2000) bir zamanlar aynı takımın bir ve iki numaralı otoritesi olan AÜ/TA ikilisi bu kez karşı karşıya kalmışlardı. Meğer ilk round göstermelikmiş. Altı ay dayanan İstanbul orijinli ekip ayrılıp da şirket İzmir’e taşınıp yeni ekip kurulunca bu devam süreci 2005 e kadar sıkıntısız geçti (2004 de Mısır’daki toplantı öncesinde yaşanan ÜC transferinin olmayışı ve Zeytinyağlı tartışmaların can sıkıntılarını saymazsak). Ondört yıl önce yıllık toplantıyı Mısır’da yaptığımızda “Pazarlama Müdürlüğünü” sevgili AK’e devretmiştim. Bu kez kesin olarak “Tamam” diyerek gitmeye hazırlanıyordum. Çeyizlerimi toparlamıştım. “Devam” dedi otorite yeni bir görev uydurarak: “Yetkinlik Geliştirme Müdürlüğü“. Mesleğimin en keyifli yıllarıydı. Bildiklerimi olmak için yapmayı her koşulda zorluyordum. İşte 2009 a kadar süren bu sürecin başlangıcıdır 2005 senesi. On üç yıl önce, 2005 senesinde hengi güzellikler yaşandı, yaşadım, yaşadık ?

Önce 12 Haziran 2005. Hızla, hızlı gelişen karar sistemiyle KC/ZV arkadaşlığı Nisan’da nişan ve 12 Haziran’da nikahla evliliğe döndü. Mükemmel bir zamanlama oldu. Ertesi yıl İrem’le ve yedi yıl sonra da Duru ile C13 olduk ve neşemiz bol, keyfimiz gıcır oldu. Evlerimizde kahkaha eksik olmadı. On üç yıl önce Mayıs ayında Paris’in doksan kilometre kuzeyindeki bir şatonun gün ışığı gören toplantı salonundaki konuşma halkalarında, Johari Pencerelerinde Syngillerin “Omurgalı Liderlik Modeli” ni öğretmek için (3T: Train The Trainer) öğrendiğim günler unutulmazdı. Hemen ardından Zora’lı Çeşme, Ajlan’lı Abant ve ardından Çorlu, İzmir ve Adana öğrenme yolculukları sonunda “Olmak için yapabilmek” demek olan “bilme”nin zekatını ödemeye başladım. Onüç yıldır her fırsat çıkışında ödediğim bilgi zekatlarından hep doyuma ulaşmanın hazzını yaşadım. Bu kadar mı ?

Hayır. On üç yıl önce Elginkan Vakfı’nda katıldığım öğrenme yolculuklarını artırdım; yanıma hep birini daha almaya çalıştım. Bunlardan biri “Çalışanlar Nasıl Motive Edilir ?” idi (16.02.2005). Menemen üzerinden fırtınalı bir havada Manisa’ya gelmiştim. Üst düzey görevin ekstrasıyla (ve KC peşinat katkısıyla) Albatros’tan sonra Flamingo’lu da olunca 12 Haziran yolu hızlanıvermişti doğal olarak. Elginkan’a döneyim. Sahnede otuzlu yaşlarda siyah pantalon ve ceketli, içinde krem rengi kazaklı, sarışın ve mütebessim (gülümseyen) bir hanım var (NBY; O şimdi profesör; http://akademik.ege.edu.tr/?q=tr/bilgiler&id=2492 ). Herkesle tek tek, istisnasız herkesle tanıştı; herbirimize “hoşgeldiniz” dedi, teşekkür etti ve yürüyerek tanıştığı kişinin hizasına geldi. Bu süre 20 dakika sürdü. Grupta Koçbank, Pınar süt, Unilever, Vestel, Zir.Fak.Öğr.Üyeleri, Metalsan, Fora, vb gibi şirketlerden katılanlar vardı. Yedek ajandama 32 sayfa not yazmışım. Kimi mesajları daha sonra fosforlamışım. İşte onlardan biri: İmaj, öykülerin toplamıdır.

Aradan beş gün geçmiş (21.02.2005) ve yine Elginkan’dayım. Konu “Etkili Ekip Çalışması“. Eğitmenler karı koca hekimler (Dr.B ve E.İ; https://www.youtube.com/watch?v=jAbzIHBAJ5Y). “Bugün (dün akşamdan) hastayım (ishal ve eklem ağrıları; SunSet’li Cumartesi ve Bucagöl’lü Pazar yaramadı ama yine de geldim). Gün sonunda (sat 16.00) ajandama yazdığım not şöyle “Havada kaldı; Katkı sağlamadı; Bir daha üniversite dışına gelme“.

Bu öğrenme yolculukları sürüyordu. Kalder’den İsmail Türkmen’in “Çatışma Yönetimi” beraberliği güzeldi. O öğrenme yolculuğunda hem “AKUKASOS Düşmanlığı“nı ve hem de “AKUKASOS Kardeşliği”ni kerteriz defterime yazdım tıpkı Utku gibi). Asıl güzel olanı “Mükemmeli Arayış Sempozyumu (MAS)” idi ki aklımda “Kelebek Etkisi” ile, yüreğimde Prof.M.Yunus’un “Mikrokredisi ve Fukara Bankası” ise benliğime işledi. Çok zengindi bu öğrenme yolculuğu. “Algılama Yönetimi; İtibar Yönetimi” konularının ilk elden dinledim. Tümünü yetersiz ışık altında (ve duyarlılığı düşük kamerayla) videoya çektim. Bayan Zamanpur’la tanıştım. “Silk And Kaşmir” e hayran oldum. Philips’ten Dr.Carlos’un “Müşterinin Kabul Faktörünü Geliştirmek” konulu geribildirim verme hızına, talebime verdiği yanıta şaşırıp kaldım. Ve yıl sonuna doğru ne oldu ?

Yıllık toplantımızı Brezilya’da Rio’da yaptık. En çok sahne alan ben oldum. İki film yapıp sundum. Akıllarda soru barındırdım. “Başarı Öyküsü” nü Paris öğretiletiyle sahneledim. Bundan böyle öğrenme yolculuklarımda, SSTC den Yönetim Becerilerine kadar her beraberlikte Paris’in “F2/Çerçeve Çalışmaları/32 Küçük Beceri” den izler oldu; katkılar oldu. Böylece L4 (Leave A Legacy/Bir İz Bırakmak) konusunda ustalık yolculuklarım ilerledi.

Gördüğünüz gibi çatının anılarıyla dünden bugüne gelirken ekranlardaki nursuz yüzlerden sıyrıldım. Rahatladım. Yine de “İYİ”lerin yolu açılmış mesajının nasıl geliştiğini görmek için haberleri izleyeceğim. Umarım 24 Haziran’da korkularım boşa çıkar ve ülkem nursuzlardan uzak yeni bir karmanın ellerinde kaosu yaşamadan bu eşikten kurtulur ve günler daha aydınlık, daha umutlu olur.

Sağlık ve esenlik dileklerimle.

Öykücü