Yaşam Büfesinde “Glück im Unglück (GIU)”

“…Senelerce senelerce evveldi, bir deniz ülkesinde yaşayan bir kız vardı…”Annabel Lee”e dedim ki: “Bin arabaya Malatya’ya gidiyoruz”…; Kayseri Malatya arasında bir hendeğin kenarında “Saçlarına taç yaptığım çiçekler”i gören rahmetli Ahmet amca ; “Bundan gardaşız, her şey ortak; Sen git, “O” kalsın. Ben onun altına makina da veririm“…; Cennetin merdivenlerinden sürünerek çıkarken yanımdaki şoför: “Ankara’nın Dikmen’i bir daha o mağaraya inersem s*k beni !” diyordu ve “Bre gafil ! iki yıl sonra by pass olacaksın; kendine gel !” diyen iç sesime kulaklarım neden tıkalıydı ?…; Çok değil, iki yıl önce otoriteye torbadaki çakıl taşlarının neden ikisi de siyah demeyi dolaylı yoldan anlatmaktan amacım neydi ? > Amerika’dan dönen Deniz beyin arkadaşı olan Bay Bono ile beraberliğim nasıl başlamıştı ? ve sırasıyla Yanlamasına Düşünce’den sonra; Mersin Merit’te neden “Siyah Şapka Plus” giyinmiştim ? > Altı Düşünce Şapkası > Altı Yürüyüş Ayakkabısı ve Rekabet Üstü: “Kendinden hoşnutluk kaçınılmaz düşüşün en büyük nedenidir ” sözlerim hangi tepkileri doğurmuştu ? …”

 

İzmir’den Malatya’ya; Projeli İş Disipliniyle Talihsizlik (Monilya epidemisi altında pazara giriş) içinde şansı yakalamak “Glück im Unglück” (Gedik Ailesinden sofrasına oturduğumuz Ahmet amca ile eşine rahmet ve oğullarına sağlık ve esenlik dileklerimizle)

Merhaba

Yahudi züğürtleyince eski defterleri karıştırırmış. Ne varsa eskilerde var. Lise yıllarımda “Uzay Geometrisi“ni anlamakta zorlanıyordum. Rahmetli Sururi’nin  “Düzgün Sekizgen Tokatı“ndan korkuyordum. Elimdeki pergel ve cetvel ile düzgün sekizgen çizmenin ne kadar basit olduğunu şimdi anlıyorum. Aklım havalardaydı; yerinde değildi. Şiir defterimde Bekir Sıtkı Erdoğan‘ın “Marya“sı ile Edgar Allan Poe‘nun “Annabel Lee” si yarışıyordu. Mangalda küllenmiş bir avuç kömürün etrafında kömürcü Ahmet Ağa’ya bile şiir okuyordum. Sonunda muradıma erdim. Fakülte bitmeden koca ve baba olmanın ayrıcalıklı mutluluğunda sadece çalışmaya odaklandım. Başarının meyvelerini topladım. Önce Enstitü (1970/85), sonra CINOS (1985/2009) yıllarım derken bugün Netgillerle mutlu, mesut, bahtiyar sürüyor yolculuğum.

Bu yazımın girişine ve ana mesajına en uygun konu “Belki...” başlığı altında anlatılan ve çok bilinen “Kıymetli Beyaz At Öyküsü” olurdu. Ne var ki, anonim olan bu öykü yerine tümü kendi yaşanmışlıklarıma ait olan anılarımdan bir potporiyi (Fransızca pot bourri / seçilmişleri harmanlamak) yeğledim. Yine de at öyküsünden bir pasaj alırsam ne demek istediğim daha iyi anlaşılır:

“…Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış. Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara neredeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış ve “Bu at bir at değil benim için; bir dost insan dostunu satar mı ?” dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: “Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın” demişler. İhtiyar “Karar vermek için acele etmeyin” demiş. “Sadece at kayıp deyin, çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması bir talihsizlik (Unglück) mi yoksa bir şans (Glück) mı ? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç (Mart 1998 Malatya’da karlı bir kış günü). Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.” Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Aradan iki hafta geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş… Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ihtiyar adamdan özür dilemişler. “Babalık” demişler “Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik (Unglück) değil adeta bir devlet kuşu (Glück) oldu senin için, şimdi bir at sürün var”. “Karar vermek için yine acele ediyorsunuz” demiş ihtiyar…” Ve bu öykü “Şans mı talihsizlik mi ?” kararlarının ardıllarıyla devam ediyor.

Bu öykünün ana mesajı olan “Önce kötü veya talihsiz gibi görünse bile, sonu iyi biten, “Her işte bir hayır vardır” dedirten şey“in Almanca deyimi olan “Glück im Unglück (GIU)” ile 1998/2006 yılları arasında Malatya’da yaşadıklarımı paylaşacağım. Her zamankinden uzun bir blog yazısı olacak; hoş görüle. Bu öykümün başlangıcında CINOS‘un orta evresinde (NOlaşma) “MDM (Market Development Manager / Pazar geliştirme Müdürü)” idim ve mesleğimdeki kazanılmış deneyimleri eylemli kılma adına, “Cİ..giller ile SA…gillerin Kültürül Farklarında ve Uyumsuzluklarla Çatışmaların Orta Yerinde” en keyif aldığım yıllardı. Öykünün sekiz yılı sonunda tekrar Malatya’da olduğumda ise ikinci global birleşme ile Syngilleşenlerle birlikte yine en keyifli meslek dönemim olan “CDM (Competence Development Manager / Yetkinlik Geliştirme Müdürü)” etkinliğinde uzatmaları yine keyifle oynuyordum. Tüm iş yaşamamım için (1970-2021) için ve özellikle bu iki dönem için şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Hem sevdiğim işi yaptım hem de bana para verdiler. Daha ne ister insan ! Şimdi Malatya’nın öncül ve ardıllarıyla “GIU” örneklerime geçeyim.

GIU1: Özel sektöre geçmek (01.05.1985): Kırk yaşında özel sektörlü olmanın ekstra zorluklarını aşmada kimi zaman fazla bocaladım. Geç karar vermiş olmanın talihsizliğinde, övgülerle, sessiz sövgülerin nasıl ardışık olarak geldiğini anlamakta zorluk çektim. Doğrular kadar haklılık için de direniyordum. Sektörün gelişme sürecindeki esnekliklere (!) uyumda zorlanıyordum (Unglück). Ancak her zorluğu kazandırdığı deneyimleri ve dersleri unutmamak için hep yazdım. İki zıt amaç için yazdım. Unutmak için, daha doğrusu güncelinde sıfırlamak için yazdım. Daha çok anımsamak için yazdım. Yazdıklarımı tekrar tekrar okudum. Güncelledim. Anılarımı ana mesajı yitirmeden güncel olgularla ve ilgili ilgisiz görsellerle pekiştirdim. Böylece Bay Covey’in “4L (Live / Yaşamak > Love / Sevmek > Learn / Öğrenmek > Legacy / Bir miras bırakmak)” sinin doyumu için anıların gücünden yararlandım. Böylece “Talihsizlik içindeki şansı” sabırla görmeye, bulmaya çalıştım. Bu karar anı ve ardılları ilk “GIU” oldu benim için. Bugün “Glück im Unglück (GIU)” derken hangi mesajı vermek istiyorum ?

Bu Almanca deyimi rahmetli kayın biraderim Nezih abiden duymuştum (küçük bir farkla: “im” yerine “und” vardı ondan öğrendiğim deyimde; hangisi daha anlamlı bilmiyorum; ancak “und” ile “Şans ve Şanssızlık” mı yoksa “im” ile “Şanssızlık İçinde Şans” mı ? Bence GIU , GUU dan daha doğru; bu nedenle GIU u seçtim). Bu deyim 1998 yılında gurbet ellerde başlayan bir “Niyet ve Gayret” çalışmasıyla bütünleşerek yeniden aklıma düştü. Belki de “Sultananın Sultanları”ndan sonra “Malatya’nın Maymunları” olarak yeniden dillendirilmesinde Karaburun, Saipaltı’nda kapı komşum olan İlhan’ın ilgisi vardır. Neden olmasın ? Bu ilginin ardılları için şimdilik hiç bir karar da bulunmamak gerek.

Bugün Çeşme’de, ayazın azaldığı, güneşin az da olsa parladığı sakin bir günü yaşıyoruz. Rutin yürüyüşümüzü yaptık. Denize kadar uzandık. Hızımız düşük olsa da keyfimiz yerindeydi. “Peter İlkesi” ile iki akla gelmez hata nedeniyle torunum Barış’ın Hollanda yolculuğu bir hafta gecikti. Biraz tansiyon yükseldi. Su aktı; yolunu buldu ve yeni pasaport ve gerekli sağlık belgeleriyle nasipse Barış bugün Hollanda yolcusu. Eğitim amaçlı “Oturma İzni“ni uzatmak için gerekli olsa da umarım keyfe de katkısı olur iki haftalık seyahatin. Biraz nefes almak gerek; azıcık başını dinlemek (!) iyi olur. Eskiler buna “Tebdil hava / Hava değişimi” derlerdi ve askerde bile bu sözcük altında izin (istirahat) verilirdi gerekli durumlarda. Erzurum’da görevlerimden biri olan “Tabur S1 / Personel Subayı” iken her ay (miadlı evrak) tümen komutanlığına “Emekli, İzinli, İstirahatlı, Hava değişimli personel raporu” verirdim. Hayırlısı olsun; yolu açık ve aydınlık olsun diyerek konuma geri döneyim.

Bu yıl da zor bir yıl ve başka bir sürpriz olmazsa 2020 de kazanılmış “Koronalı İş Yaşam Biçimi“ne bu yıl daha akıllı olarak uyum sağlayacağımıza inanıyorum. Kısıtların can yaktığı restoranlar gibi sektörlere kıyasla “Bilişim ve Internet Servis Sağlayıcı Sektörü” olarak şanslıyız. Bugüne kadar dijitalin içindeydik; bugün de derinleşen ustalık ve uzmanlıklarımızla müşterilerimize daha fazla danışman olarak devam ediyoruz. Olur da bir gün bu koşullara rağmen F2F bir öğrenme yolculuğu içinde meslektaşlarımla yine birlikte olursak ilk soracağım ne olur ? Bu soru ve yanıtı için de aşağıdaki yaşanmışlığı paylaşmak istiyorum.

Girit Adası’nda ilk defa keçi ile karşılaşan, güneşin altında yanan ve yolunu kaybeden CEO’nun bulduğu cümlenin (BPHG ki açıklaması F2F beraberliğe kalsın) bu kadar güzel olduğunu gün geçtikçe daha iyi anlıyorum. Umuyorum ki başta Akın olmak üzere Hüseyin, Barbaros ve diğerleri de bu cümleyi gerektiği gibi kullanıyorlardır. Bu cümleyi inançla kullanmak gerekir. Bu cümleyi bir ürün veya hizmeti sunarken güçlü bir sesle kullanmak gerekir. Bu cümleyi bir olgunun öncülü ve ardılı olarak kullanmak gerek. Bu cümleyi her sunumun başında ve sonunda “Genel Ana Mesaj” olarak sunulan konunun “Ana Mesajı” ile birlikte vurguyla en az üç defa kullanmak gerekir. Bunları yapmak için de bu cümlenin öyküsünü ve ruhunu iyi bilmek gerekir. Ben artık Syngilli olmasam da, aradan on beş yılı aşkın zaman geçmiş olsa da madem ki hala görsellerinde bu cümle var; o halde bu cümlenin değerini iyi bilmek gerekir. Ben bu cümlenin etkisini ve güzelliğini, 2005 yılında Paris’in doksan kilometre kuzeyindeki bir şatonun gün ışığı gören salonundaki “Network / Pairing (Ağ ve Eşleşme)“, “Johari Penceresi (İtiraf ve Geribildirim)” ve “Konuşma Halkası” gibi “32 Küçük Beceri“nin seçilmişlerinde ruhuma kazıdım. Umarım sahipleri de aynı kararlılıkla bu cümlenin vurucu ve kalıcı etkilerinden yararlanıyorlardır. Nereden nereye gitti yazım ? Sadede gelmeliyim. Yıl 1998 ve önce Malatya, sonra Mersin’de sırasıyla “Kırmızı ve Siyah (Tulum ve Şapka)

GIU2: Malatya Kayısıları: Pazarın koşullarını bilmiyor olmanın yanında CH ilacının güzelliği bir şans mı yoksa talihsizlik mi olacaktı ? Bir yıl önceydi (1997). Nisan ayı başında Mudanya-Montana Oteli‘nde bir “PreLansman Toplantısı” yaptık. CI.. ve SA…. birleşmesinden yeni NO…laşmıştık. NO…lu Murat ile birlikte benim arabamla Bandırma’ya doğru yola koyulduk. Akhisar çıkışında radara yakalandım. Halbuki yanından geçerken hızımı öngörülen limitin altına indirmiştim. Cezayı kabullenmekte zorlandım; cezayı yazan polisle tartıştım. İşe yaramadı. Ama radarcıya soracağım diye cezayı süresinde ödemedim. Bir ay sonra tekrar Bursa’ya giderken radarın yanında durup sordum ve memur bana radarın tee iki km uzaktan nasıl yakaladığını gösterdi; öğretti. Ne yazık ki; bu öğrenme bana cezayı iki kat ödeme mecburiyeti de getirdi. Her neyse ! Bu yaşanmışlık Montana toplantısının yan ürünüydü. Montana’da neler oldu ? Üç ilaç vardı pazara sunulma hazırlığında olan: İki fungisit (SW ve CH) ve bir herbisit (DF). Toplantıya bölge müdürleriyle teknik (TT), satış (İU), pazarlama (STA) ve pazarlama hizmetleriyle (AİB), Pazar Geliştirme Müdürleri (MT; TÖ ve Ben) katılıyordu. Hedef ürünler buğday, elma ve kayısı idi. Konu kayısı olunca esas bölge Malatya idi. Malatya herkese uzaktı. Malatya ve kayısıyı ruhsat denemelerini yapan Teknik Müdürden başka bilen ve giden yoktu. Sorumluluk alacak olan kişi (Adana Bölge Müdürü) için hedef belirlemek kağıt üzerindeki teorik verilere dayanıyordu. Bunlar da sağlıklı değildi. Ürün, kayısı hassas bir üründü. Kayısıdaki hedef hastalık “Monilya” daha da duyarlı bir konuydu. Çünkü ilaç tam çiçeklenme döneminde kullanılacaktı. İlacın etkinliği kadar ve hatta daha fazlasıyla konu “Bitki Toleransı” idi. Ya çiçeklere zarar verirse ! Denemelerde her hangi bir fitotoksite (bitkiye zarar verme) yaşanmamış ise de geniş parsel uygulamalarında, farklı kültürel koşullarda, farklı çeşitlerde nelerle karşılaşacağımızı bilmiyorduk. Tıpkı bugün Covid aşılarında kamu oyunda yaratılan korkulara rağmen “Faz 3” ü bilmek için gerekli olan zamanı, süreyi bekleyememek gibiydi pazara girme hevesimizin yüksekliği…

Bu nedenle korkuların etkisi altında hedefler satış yönetimince iyice minimize ediliyordu. Teknik deneme sonuçlarına bakıp da pazarın hakimi benzimidazoller (özellikle carbendazim) karşısındaki üstün performansı ile “CH Malatya’yı ayağa kaldırır !” diye fanatik inancıyla Teknik Müdür sesini yükseltse de satışçı ilk yıl 0.75 ton ve üç yıl sonra da en fazla 3,5 ton satılır kaydı geçmişti projeksiyonlara… Bu rakamlarla Malatya’ya gitmeye değmezdi ki… Yine de ben gidecektim. Gittim. Çok defa gittim. İyi ki gitmişim. Daha ilk gidişimde edindiğim verilerle CH cinsinden 29 ton değerinde pazar varlığı olduğunu anladım. Pazarın %30 nu hedeflesem yaklaşık 8 ton satılırdı. Hedef 0,75 ton olmamalıydı. Ne var ki; ilk gidişimde beraberimde Adana’dan FG ve Urfa’dan MÇ vardı ve Altın Kayısı Oteli’nde akşam yemeğimizi yerken bırak 0,75 ton hedefi olanlar, müşteri responslarına bakarak “Bu yıl pazara girmesek mi ...” diyorlardı. Ve zor bir yıldı 1998; ancak gerçekten de zorluklar öğretti; zorluklar potansiyelimizi açığa çıkardı ve asıl önemlisi zorluklar farkımızı gösterdi… Hem ilacın hem de bizim “SSTC Bazlı Yaklaşım” larımızla “Beceriye Çevirdiğimiz Yetkinliklerimiz“le… Nasıl mı ? Malatya’ya uzanan yollardan önce bir yıl sonra (Mart 1998) Afyon toplantısında STA’ın sunumunun arka bahçesini görmeye çalışalım.

Genç pazarlama müdürü hem mesleki (ZM), hem iş yapma biçimi (MBA) ve hem de farklı kültürlerle zor koşullarda kazanılmış yurt dışı deneyimleriyle, hırsıyla ve heyecanlarıyla bitki koruma pazarında NO…gillerin yeni yapısının uyumsuzluklarında bile umut veriyordu. Kanımız da kaynamıştı. Benim gibi, babası yaşındakilere bile bir şeyler öğretme hevesindeydi. Ben bilgisayara, programlara, özellikle excel’in marifetlerine yeni yeni ısınıyordum. Daha çok word ile öyküler yazmak ya da powerpoint ile görseller hazırlamak hoşuma gidiyordu. Bana “Pivot Analizi“ni öğretti. Allah razı olsun. Her şey yolunda gibi görünüyordu. Kış soğuklarında Afyonkarahisar’da yaptığımız “Yıla Hazırlık” toplantısında sunumunun bir kısmını “Sadrazam Kellesi Nasıl Alınır ?” mesajlı sözlere ayırmıştı. Ne olduğunu anlamakta zorluk çekmiştim. Elimde Ken Shelton‘un “Sahte Liderliğin Ötesinde” kitabı ile öğle yemeğinden sonra otelin karla kaplı bahçesinde gezinirken yanıma geldi ve “Sunumumu nasıl buldun ?” diye sordu. Konuyu anlayamadığımı ve neden böyle bir konuyu araya sıkıştırdığını sordum. Yanıtı belirsizdi; gerçek nedeni anlatmak istememişti. Ben de üzerinde durmadım. Mart 1968 de yine karlı bir havada Malatya’ya gittim. İlk gidişimdi. Pazarın dinamiklerini ve baş oyuncularını öğrenmek istemiştim. Tarım Kredi Kooperatiflerinin potansiyel olduğunu ve dağıtım kanallarında iki bayinin (Salman ve Ali) başı çektiğini gördüm. Birkaç seçilmiş müşteri ile hedef potansiyel değeri 6,5 ton olarak belirlemiştim. Birkaç küçük konu vardı “Kritik Başarı Faktörü” olarak. İlki “Demo” yapmak gereği idi. Çünkü pazarlama müdürünün sınıf arkadaşı olan Ali “STA bile gelse almam ” diye net bir tavırla ayak diretiyordu. Bir yıl önce pazara giren SYH talihsizlik yaşamış, etki yetersizliği ile don zararı birbirine karışıp çiftçilerle bayiler (> firma) mahkemelik olmuştu. Bu nedenle pazarın kapıları yeni bir ilaca adeta tümüyle kapalıydı. Bir diğer konu da ilaçlama aletleri (turbo tarallar) bir ton su kapasitesindeydi ve bizim esas olarak elma pazarına göre yapılan ambalaj büyüklüğü bu pazar için uyumsuzdu. İlacımız da esas hedef olan elma kara leke hastalığındaki tavsiye dozu (40 g/100lt) nedeniyle 400 gramlık ambalaj büyüklüğündeydi. Kayısı pazarı için doğru ambalaj büyüklüğü 300 gram olmalıydı. Sadece Malatya için 300 gramlık ambalaj yapılması da tartışma konusu bile yapılmayacak derecede “Absürd” olarak algılanıyordu. Kurumun politikasında ambalaj büyüklükleri global kriterlerle çok ciddi bir konuydu ve merkezin emri ambalaj sayısını azaltmaktı. Bunu talep etmek bile gereksiz derecede merkez tarafındanimaj ve itibar zedeleyici bir konu olarak algılanıyordu. Ortada bir gerçek vardı. Bu gerçeği kabul ettirmek için “Proje Bazlı Yaklaşım” sergilemek gerekiyordu. Bir yıl önce Ege Bağlarında (Alaşehir ve Sarıgöl odaklı) başlatılan “Sultana Projesi“nin deneyimlerinden (X.Ledru‘nun Problem Tree (Sorunları sistematik olarak ortaya koyup modüler çözümleri bütünleştirmek) yaklaşımı) ve global “SFP (Small Farmers’ Project / Küçük Çiftçi Projeleri) / FST (Farmer Support Team / Çiftçi Destek Ekibi) Destekleri“nden yararlanmak çözüm getirebilirdi. Ben de öyle yaptım.

Bana yirmi bin SFr harcama yetkisi verin; size üç yüz bin SFr kazandırayım” dedim. Otoritenin dikkatini çekti ve “MAC (Malatya’ Appricot and Cyprodinil) Project” ile beklentileri aşan başarı yolu açıldı. Daha sonraki adımlarını, sekiz yıl sonra bile (2006) kırmızı tulumlarla Şire Pazarı ile köylerde dolaşan dörtlü olarak “Malatya’nın Maymunları” adıyla çok kez öykülendirdim. İlk çalışmalarımızda mutlak gerekli olan “Güven Sağlamak / Güvenilir Olmak” konusu değerli Ali Şahin ve Gedik Ailesi’nin destekleriyle oluştu. Öyle ki aynı yılın hasat zamanında Atmalı Aşireti’nden rahmetli Ahmet Amca demodaki farkı görünce “Sana kızgınım Mustafa bey, neden bin dönümde kullanmadık CH’u, en az yüz ton kayısı daha fazla alırdım” diye sitem edecekti “Bundan sonra gardaşız…” dese de karşılıklı kazanımları vurgulamak için ben yine de Nezuş’la birlikte gittim ve geldim salimen. Malatya’ya da yaz geldi; havalar ısınınca tekrar yola koyuldum. Başta demo sonuçlarını görmek ve “MAC Projesi” ile “TTTS (Time To Top Sales / Satışın Zirvesine Ulaşma Sürecini Kısaltmak)” için “Kritik başarı Faktörleri“ni belirlemek için Malatya yollarını arşınlamayı sürdürdüm; hem de keyifle ve yanımda Nezuş’la…

GIU3: Ege’nin üzümlerinden Malatya’nın kayısılarına uzanan yol MÇ için ilk anda talihsizlik (Unglück) gibi görünse de bölge müdürü olmanın (Glück) öncülü oldu. Altın Kayısı Oteli’nin karşısında GİMA Mağazası (Süpermarket) vardı. Kayısı bahçelerinden yorgun ve mutlu otele dönmüş ve üzerimdeki kırmızı tulumu çıkarıp lobide arkadaşlarımı beklemeye başlamıştım. Gima’ya kadar uzandım ve raflardan bir kitap seçip aldım. Satranç ustası Pandolfini‘nin “Her Piyon Potansiyel Vezirdir” kitabını aldım ve bu kitabı çok sevdim. Öyle ki; CINOS‘un üçüncü evresinde Syngillerin seçilmiş üst yöneticilerini gönderdiğimiz “CCL (Center of Creative Leadership / Yaratıcı Liderlik Merkezi)” in 14 kitapçığının fotokopileri ile on cilt hazırladığım “Ustaların Rehberi“ne bu kitabın da kopyalarını ekledim. Bu kitabın sadece adının öğretisiyle “Piyon Olmanın Ayrıcalığı“nın önemini hem her öğrenme yolculuğunda kullandım (Piyon olmak ilk anda talihsizlik (Unglück) olarak görülürse de, bir tek piyonun sahip olduğu “Değişim Olanağı“nı düşündüğünüzde piyonluğun aslında bir şans (Glück) olduğunu anlarsınız. Çünkü bir tek piyonun değişim şansı vardır ki hedefe ulaştığınızda Kale, At ve hatta Vezir olmak için). Gün geceye kavuşurken otelde keyifli ve belki de hüzünlü akşam yemeğinde buluştuk. Görüşlerimizi, farklılıklarımızı tartıştık. Yemek sırasında bir sorunun kişisel yanıtlarımızı peçeteye yazdık. “Geleceği Şekillendirmek” adına kritik konularda ısrarcı olmaya karar verdik. Kayısı için özel ambalaj isteğimiz ve bu ambalajın sadece Malatya pazarında satılması beklentimiz sunduğumuz “Cost/Benefit (Masraf/Yarar)” hesabımız verilere dayalı olarak kabul gördü. Henüz kargoya dönüşme sistem disiplinine kavuşmamış olan “HL Nakliye Ambarı” yapısındaki şirketin deposunda ilaçlarımızın gelişini ve dağıtımını organize etmeye çalıştık. El yazımla hazırladığım bir sayfalık raporumu “Sayın Pazarlama Müdürünün dikkatine” diye otelin faksından gönderip “ivedi” notuyla yanıt bekledim. Boşa bekledim. Bir hafta sonra pazarlama müdürünün şirketten istifa edip ayrıldığını öğrendim. Ayrılmak zorunda kalışının nedenini öğrendiğimde, genç ve bilgi ve becerisiyle beklentilerimi istifa ile boşa çıkarsa da “İmaj ve İtibar” adına doğru olanı yapmış olduğunu kabul ettim. Onun ayrılışı  ve bir yıl sonra “Dönüşüm muhteşem olacak” sözünü haklı çıkaran geri gelişi de tam bir “Glück im Unglück” durumu.

Glück im Unglück (blessing in disguise): Önce kötü veya talihsiz gibi görünse bile, sonu iyi biten, “Her işte bir hayır vardır” dedirten şey

Genç STA ın otorite yardımcısı rolünde etkin olması bizim için şanstı (Glück); en gerekli olduğu zamanda ayrılması talihsizlikti (Unglück). Başı koparılmış koyun ya da deli dana gibi saldırışımın ve Malatya’dan sonra Mersin’de “Siyah Şapka” ile sahneye çıkışımın temelinde bu “Şans ve Talihsizlik Karması“nın etkisi vardı. Benim için bu oluşum “talihsiz gibi görünen durumun yan ürünü olarak gerçek bir hayra vesile” oluyordu. Merkez şaşkındı. Malatya verileriyle çizdiğim 1999 hedefleri için satışçılar isyandaydı ve açıkça “Herkes kendi işine baksın; bekara karı boşamak kolay; satış bizim işimiz” diyorlardı. Ben SSTC (Bir kez daha açıklıyorum İlhan istedi diye: Self Skills by Trained Competence / Eğitilmiş Yetkinlikle Özgün Beceriler) nin iki temel prensibini aynen uyguluyordum:

1.Sadece ölçülebilen değerler gelişir. Ölçemezseniz geliştiremezsiniz; ölçemezseniz yönetmezsiniz ( “MDM / Pazar Geliştirme Müdürü” olarak rol ve sorumluluğum net olmadığı için ve aşım testlerinde merkezden tık çıkmadığı için, olmayan sınırlarımı aşıyordum. Tehlike “Performans Yönetim Sistemi”ndeki “ASA (Ana Sorumluluk Alanları) ve ASK (Ana Sorumluluk Kriterleri)” nitel ve nicel olarak açıkça ve net olarak yer alan: “Üçüncü şahıslarla iyi geçinmezsen ağzınla kuş da tutsan ödülünden %5 keseriz” uyarısını başarı da bile işleme koyacakları konusundaki kararlılık idi. Yine de kendime dur diyemiyordum. Bölge müdürleriyle çatışmalarımda değil ama “Avrupa Ülkeler Müdürü Dr.RF” ile geliştirdiğim diyalog nedeniyle yıl sonunda heyet karşısına çıktığımda sınırları aşmam yüzüme vurulacaktı. Olsun varsın. Tüm aşımlar işe yaradı. İlk yıl 0,75 t değil 3,5 ton ve üçüncü yıla kalmadan 3,5 t değil 11 t CH ilacından sattık. MAC Projesi ve projeli yaşamın etkisi kendini kanıtladı ve devamında 8 FST (Çiftçi destek Ekibi) Projesi ile Türkiye CINOgiller içinde global düzeyde çok projeli tek ülke oldu); Synleşince “Umbrella (Şemsiye) Projeleri” modası başladı.

2.Olumluyu duy ve kullan; olumsuzu duymazdan gel ( ama aklının bir kenarına yaz ve hazır ol).

Şans ve Talihsizlik” karması içinde Evciler ve Eğirdir yoluyla elmadan Malatya’nın kayısılarına uzanan keyifli turlarımdaki özerkliğim çok sürmeyecekti. Yine de “artık tamam buraya kadar” derken Synleşmenin içinde yer almak ve daha dokuz yıl o fırından ekmek yemek kaderimde varmış; hem de yepyeni roller ve ayrıcalıklı kazanımlarla… Bir yıl sonra Çeşme’de Altın Yunus’ta SSTC (Selling Skills Training Course / Satış Becerilerini Geliştirme Eğitimi) öğrenme yolculuğunun dördüncü günün gecesinin geç saatlerinde telefonum çaldı. Bizim genç otorite yardımcımız STA bir yıl aradan sonra beni arıyordu. “Bayram değil seyran değil eniştem beni neden öptü ?” benzeri bir duygularımın iç baskısı altında samimi ve özlem dolu diyalogumuz gelişti. Bir yıldır selamımız sabahımız yoktu. Farklı bir sektörde bir süre geçirdikten sonra sektörümüze geri dönmüş ve rakip şirketin ülke müdürü (CEO) olmuş(muş)tu. Bu da rekabet açısından, ayakta kalmak hayatta kalmak adına NOgiller için bir gerçek bir talihsizlik (Unglück) durumuydu. Ki çok geçmeden bunun bir şans (Glück) müjdesi olduğu anlaşılacaktı.

GIU4: Bir başka ve daha etkili “Glück im Unglück” durumu

Başta Ali Şahin’in inançlı dostluğu ile Gedik Ailesinin kayısı bahçelerindeki epidemi yılında farkı gösteren performansla başlayan dost destekli ve inançlı adımlar satışın önünü açtı. Beklenti üstü satış yaptık. Projeli yaşam biçimi içinde sevgili İlker’i “Proje Lideri” olarak kadromuza aldık. Müşteri ilişkilerini geliştirdik. Kooperatif ve bayi dengesini koruduk. Malatya’ya Çukurova’dan pazar disiplinini bozacak ilaç gelişini önledik. İlaçlama tekniğini talimatların öngördüğü doğrulukta olması için çaba harcadık. Kayısı üreticisi, çiçeklerin yarısı döküldüğünde tek bir ilaçlama yapıyordu genel olarak. Talimatlar ise çiçeklenmenin başında ve sonunda iki ilaçlamayı öneriyordu. Bunda ısrarcı olduk. Demo uygulamalarını “Large Scale Field Application” dediğimiz “Yönetimli Büyük Parsel Uygulamaları“na çevirip yaygınlaştırdık. Bunu bugün dillendirilen “Faz3” çalışmalarına benzetebiliriz. Doğru seçimler yaptık. Sözüne güvenilir ve etkili kişilerle çalıştık. Ve 1999 Mart ayında Monilya hastalığı epidemi (salgın ) yaptı. Eyvah ki ne eyvah ! Ya ilacımız bu hastalık baskısında yetmezse, ya bu hastalık baskısı yaşanması kaçınılmaz çiftçi hatalarını bizim yeni ilacımıza yüklerse… “Sultananın Sultanları“nda 1995 yılında Ege Bağlarında yaşadığımız sorun Malatya’da da başımıza gelirse… Gelirse gelsin; biz deneyimliyiz, biz hazırlıklıyız ve açıkçası biz şerbetliyiz…Yine de gerçek bir “Unglück / Talihsizlik” durumu diye düşündük. Meğer bu bir “Glück / Şans” durumu imiş. Bu sert hastalık koşulları altında “Ak g*t kara g*t” ayrımını görmek olanaklıymış. Monilya kayısı bahçelerinde çiçekleri haşlanmış gibi kahverengiye dönüştürdü ve sadece CH ile ilaçlanmış bahçe kısımları yemyeşil kaldı. Yıllardır kullanılmakta olan ve ucuzluğu ile pazarın hakimi olan carbendazimlerin etkisi yetersiz kaldı. CH kendini ispatladı. Pruva neta !

Bu hikaye bitmez ! Sözün özü; zor koşullar gerçek bir “Glück im Glück” etkisi, algısı yaratır ve “Farkı Göstermek”, “Bütünleşmek” ve “İnisiyatif Kullanıp Sınırları Zorlamak” için size bir kapı açar. Yapmanız gereken, belirsizlikleri riske çevirip riski yönetme becerinizi etkinleştirmek için yetkinliklerinizi eğitmenizdir. Size hiç bir dilek verilmemiştir ki gerçekleştirmek için gerekli olan güç de beraberinde verilmemiş olsun. Siz yeter ki isteyin ! İnançla isteyin; isterken hendeklerinizi kazmayı unutmayın. ,

Güç sizde. Yolunuz açık ve aydınlık olsun.

Öykücü

(NOT: Şimdi çatıya çıkıp yirmi yıl önce Gedik Ailesi için hazırladığım CD i bulup ondan bir kolaj eklemeliyim)