Yaşam Büfesinde “Altınköylümüz”

“… Tanganika köyü kıyısında yaşayan Tabya kadını ve erkeği, çıplak sırtlarına çizdikleri haritaya göre yollarını bulur. Bunu bir yaşam boyu yaparlar. O haritayı göremezler, çünkü sırtlarındadır; ama o harita bedenlerine işlemiştir. Görmeleri gerekmez. Kara bedenlerini güzelleştiren bu harita silinmez. Bedenlerine keskin bıçakla kakılmıştır. Kocaman bir “V”, sırtın ortasından ani bir kavis çizerek omuzlara ulaşır. Bu çizgiler doğuyu ve batıyı gösterir. Bu çizgiler aynı zamanda iyinin ve kötünün yollarını da gösterir. Tabyalının sırtındaki haritada iki yol da kazınmıştır. İstediğini seçmek elindedir… Tabyalının sırtına ruh yolunu gösteren büyük “V” nin tam ortasına, boyundan başlayan ve sırtın ortasında biten diklemesine bir çizgi daha kazınmıştır. Bu da kuzey ve güneyi gösterir eğer haritacılık diliyle konuşuyorsak. Öte yandan bu yol atalarının, efsanelerinin kahramanlarının gittiği yoldur aynı zamanda…”

Merhaba
Yazımın girişini Atlas Dergisi’nin editörü Sayın Özcan Yüksek‘in “Kayıp Harita” başlıklı köşe yazısından ödünç aldım. Yazımı bitirdiğimde kendisini bilgilendirip iznini de alacağım. Bu sabah Çeşme’nin havası ve denizi bir başka güzel. Birazcık da buruk. Çünkü Altınköylümüz yuvaya döndü. Alışmıştık. Yaşam Büfemize neşe gelmişti. Fıkırdamayı öğretmişti. Kahkaha dolmuştu. Atlas’ın Ağustos sayısı elimde oturdum kumların üzerine. Nezuş yüzerken Fethiye’nin gizli koylarına dalıp gittim. Yetmişli yılların sonlarında Küçük Kargı’da yediğimiz balığı, Katrancı koyunda rahmetli Karman’ların çadırda geçen elli iki günle Yeşilkurdun biyolojisini saptamalarını anımsadım. İnşallah Eylülde Gökçeada’ya gideceğiz diye umutlandım. Dün Altınköylümüz’le ayrılığın ilk günüydü. Ağzımızı bıçak açmadı. Her konuşma vesilesinde Altınköylümüz’den söz ettik. Size birazcık ondan ve bize verdiği güzelliklerden söz edeceğim.

Yazılarıma bir süre ara verdim. Oğullarım sordular “Hayrola neden bu sessizlik ?” dediler. S.Covey’in ilk okuduğum kitabına gitti aklım bu soruya yanıt ararken iç dünyamda. “First Thing First/Önemli İşlere Öncelik” isimli kitabından alıntılar yapmış ve 1998 SSTC öğrenme yolculuğunu özgünleştirmiş ve güncelleyerek zenginleştirmiştim. Onüç sene önce sonbaharın ilk esintileri başladığında Nevşehir’de toplanmıştık. Zetur’un mükemmel organizasyonu içindeydik. Henüz Dedeman’la çekişmiyordu şirketim. Kocabağ’lı Memduh bizi mükemmel ağırlamıştı gala gecesinin arifesinde. Canlanan bu anıların arasına gizlenmişti oğullarımın sorduğu sorunun yanıtı.  İçiçe geçmiş üç daire vardı bay Covey’in sunduğu görselde. En dışta “ilgi alanı”, içteki “etki alanı” ve merkezde de “odak noktası” yazılıydı önemli işlere öncelik verme gayretlerinde. Böylece SSTC nin son gününde işlediğimiz “win-win/karşılıklı kazanma” durumu yaratmada “odak noktası“nın önemini vurguluyordum sertifika dağıtımından önce. Gelelim sorunun basit yanıtına “Kırıkhan pamuk pazarındaki 47 derece sıcaktan sonra” önemli işlerimi belirlemede odak kayması yaşadığımı anladım. Bu kaymayı düzelttim ve Altınköylümüz bu uyum sürecinde bize tam moral oldu. Üç gün diye geldi. Pazarlıkla altı güne uzatmada diretti. Ebeveynlerini ikna etti. Bize altı saat gibi geldi bu altı gün. Demek ki tam zamanıymış. İlaç gibi oldu. Allah razı olsun. Allah düzineyi tamamlayan tüm Copculardan razı olsun. Allah onlara da torunlarından nicelerini göstersin.

Ağustosun son günlerinde Çeşme’nin denizi Nisan ayından daha soğuktu bugün. Bir o kadar da temizdi. Rüzgar vardı; ama tek yosun yoktu Fethi’nin yanındaki kumsalda herşey dingindi. Hafta sonuydu ama günlükçüler azalmıştı. Atlas’ın son sayfalarında  Klein Şişesi ve Möbius Şekli biraz olsun aklımın gelgitlerini azalttı. Bu yazıyla da karşıtların birliğine bir kez daha inandım. Özellikle Möbius Şeklini yazımın sonunda ayrıca açıklıyorum. Şimdi gelelim bugüne. Sabah yürüyüşünde bu yazım için aklımdaki format başkaydı. Bir ara “Keyif ve Otorite” başlığı altında düşünceler üretti zihnim. Ertelemeyi yeğledim. Biraz daha sular durulsun istedim. Böylece Altınköylümüz’ün verdiği hazzı yitirmek istemedim. Bir süreliğine sazan ve köpekbalıklarını unutmayı istedim. Arkası boş hayallerin tombullaştırılamadığı iki farklı dönemi birleştiren aklımın etkisinden sıyrılmayı istedim. Gerçekten sanat eseri totemlerle, giydirilen dükkanlarla boyanan gözlerin 29 günde Everest’e erişemeyeceklerini bilmem anladı mı tornistan geri dönerken diye oluşan iç sorularımdan vazgeçtim. Gümüşlü Mercedes 200 e sadece Hilton’lardaki şovlarla ulaşılamayacağını anladıklarına göre vizyon-misyon-değerler üçlüsünde neler yapacaklarına karar verdiler mi acep diye aklımı takmaktan da vazgeçtim. Sadece “yazık oldu Süleyman efendiye” diye düşünüp ayağındaki nasırından çektiği kadar hiçbir şeyden çekmediğini yaşayarak gördüğüm için gerçekten onun adına, emeklerine üzüldüm. Mutlaka bu da geçecektir. Biraz sabır ve ben şimdi işle ilgili son günleri bırakıp Altınköylümüz’le devam edeyim.

Altınköylümüz, biz bir düzine Copcu’nun şimdilik (!) en genç, en taze olanı. Allah nasip ederse gelecek yıl onüçüncü şövalyemizi de görürüz. Tek dileğimiz sağlık. Bizi bilenler anladı. Altınköylümüz, torunumuz İrem. Geçen hafta bu gün Altınköy (Urla) de çocuklarımızın iftar yemeğine davetliydik. Keyifle yemeğimizi yedik. Çeşme’ye dönüşte İrem bizimleydi. Üç günlüğüne konuğumuzdu. Nezuş oruçlu olsa da odağımızdaki İrem’in programına biz aynen uyardık. Bizim Çeşme yaşantımız kimilerine göre fazla disiplinlidir. Daha doğru sözcük seçersem daha programlıdır. Erken kalkarız. Ramazan değilse gün doğuşunda sütlü kahvemizle Nezuş’un ünlü kurabiyesinin bir adedini paylaşarak yeriz. Aslında Nezuş kurabiyenin ancak beşte birini yer. O da bana yoldaşlık etmek için; ya da sabahın ilk ilacı olan tansiyon hapını almak ve yürüyüşe çıkmak için. Bu keyif yarım saatimizi alır. Bu kısa sürede ya o gecenin rüyası ya da dünün özeti konuşulur. Sabahın bu saatindeki sohbette “niyetin safiyeti” gerçekten çok baskındır. Kuşların ve böceklerin sesi bastırır konuşmalarımızı. Evimizde kesintisiz, yirmidört saat TRT Nağme çalar. O andaki şarkı bizi 1958 yılında OrtaOkul ikinci sınıftan başlayan ortak “yaşam büfemiz“deki anılardan herhangi birine götürür. Çoklukla da lise yıllarındaki Cumartesi akşamları saat 20.30 da başlayan ve yanılmıyorsam eğer Gönül İzgü’nün yönettiği “dinleyici istekleri”nden bir şarkıya bağlar belleğimizi. Yürüyüşe çıkarız. Adada iki tur ve arasında bir dakikalık dinlenme molasında denize atılan 3+1 taş ve dileklerle sabah yürüyüşümüz birbuçuk saati bulur. Şimdi Altınköylümüz gelince bu program aksayacaktır. Varsın aksasın. Yürüyüş sonrası, büyük bir bardak limonlu suyumuzu içeriz. Sonra mayolar giyilir ve Nezuş’un Fiesta’sı ile Fethi’nin altın kumlarına denize gidilir. Ben denize sadece ıslanmak için girerim. Nezuş ise bir saat yüzer. Hem iyi yüzme bilmez hem de uzaklara açılır. Ben korkarım geri gelmezse diye. Bazen gözüm de kesmez uzakları ve o bir saat bana bir yıl gibi gelir. Yakınımdan birini çağırırım. Nezuş’u tarif ederim ve “bak bakalım abicim denizde mi; sağ mı ?“. Bazen kimseyi bulamam ve korkularım artar “acaba jandarmaya haber versem mi ?” diye paniklerim. Neyse bugüne dek sağsalim geldiği için sevinçliyim. Eskiden geç geldi diye kızardım. Artık şimdi kızmıyorum. Hiçbir şeye kızmamaya çalışıyorum. Rahmetli Profesör Randy Pausch’un internetteki “son ders” isimli video kaydındaki mesajlar aklıma geliyor. Ya bugün son günümse ya bu son günümde kızgın ayrılıverirsek diye düşünüyorum ve kızmaktan sakınıyorum. Sanırım seksenli yılların başıydı. Bursa’da Başkanlık sistemi kurulmuştu. Erenköy ve Bornova Enstitülerinin uzmanları Bursa’da ortak toplanmıştık. Erenköy Enstitüsünün başına disiplin sağlasın diye rahmetli Dr.Kemal Kunter gönderilmişti Ankara’dan. Formülatörler Derneği Uludağ’da gala yemeği vermişti. Yemekte yanıma geldi ve bana sordu “arkadaşlar benim hakkımda ne düşünüyorlar ?” . Cesur bir soru, cesur bir adım. İkibin beş yılının Mayıs ayında Paris’in doksan kilometre dışındaki bir şatoda “frameworks-backbone/Çerçeve-Omurga” öğrenme yolculuğuna çıktığımda bu tür bir soruyla bir liderin geribildirim istemesinin şart olduğunu öğrenecektim. Ancak Bursa’da seksenli yılların başında bu tür öğrenme yolculuklarının çok ötesindeydim. İçtenliğine inanıp Dr.Kunter’e arkadaşlarımın ne düşündüklerini söylediğimde bana küstü ve kısa bir süre sonra bana küs öldü.

Yine daldan dala kondum. Bu noktaya Çeşme sabahlarındaki programlı yaşamımızdan söz ederken gelmiştim. Şimdi yine ana konuya, Çeşme’de keyif aldığımız yaşam biçimimize döneyim. Deniz faslı da bitince eve gelirken bakkaldan gazete ve ekmek alırız. Kahvaltıyı ben hazırlarım. Bolca çay içeriz. Soframızda yeşillik ağırlıklıdır. Özellikle de bahçemizden kopardığımız acı kıl biberler ve nane ile maydenoz. Çocukken hiç maydenoz yemezdim. Maydenozlu yemeği de yemezdim. Nezuş beni değiştirdi. Geçen gün öylesine çok atmışım ki ağzıma bizim Altınköylümüz şöyle bir baktı bana, dudağını büktü ve net sordu “Dede sen inek misin ?“. Gülmekten boğulayazdım. Önce ona inek-öküz farkını anlatmak gerekti. Bu farkı anlaması zor değildir Altınköylümüz’ün. Araya Altınköylümüzün anıları girse de şimdilik size onsuz Çeşme yaşamımızın ne denli katı programlı olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Kahvaltımız brunch’ı da aşar ve kimi Cumaları Cuma namazına zar zor yetişirim. Bereket cami üç adım ötemizde. Mezarlık da uzak değil. Çeşme’de yaşam kolay. Sağsa kulakları çınlasın Cami-Mezar ikilisini bize ne güzel anlatmıştı ülkesi Fransa’ya dönmezden önce bizde konakladığı veda haftasında Bay Krotosyner.

Ardından gazete okumak gelir. Bilgisayar gündeme düşer. Öğle yemeği akşam üzeri supper’ına döner. Çatıya çıkarım. Akşam üzeri gün batımına doğru yine biz ikilinin bazen çimlere inmiş elimizde içeçekler olur. Akşam yemeğimiz hafiftir. Ildırı balıkçılık kooperatifinden Erol’un özenle seçip verdiği deniz balıkları yanında roka ve aslan sütü bulunur ölçü dahilinde soframızda. Akşam yemekleri bir ritüeldir hele bir de o gün düzineyi tamamlamışsak keyfimize diyecek yoktur ! Görülüyor ki Çeşme yaşamımıza nitelik, nicelik ve ölçü hakimdir sağlımızı koruyacak tüm aktivitelerimizde.

Biz bir düzine Copcuyuz. Yarımız böylesi programı sevse de yarımız sevmez. Hele kimilerimizin gençliklerinde özellikle su sıkıntısında burayı “açık hava hapishanesi” olarak tanımlayanlarımız da olmuştur. Ancak öylesine COPCUPlus geceleri yaşarız ki yükselen nağmeler ta Alaçatı’ya kadar gider. Ya da nağmeler “Alaçatılılar…!” naralarına dönüşür. Nezuş Alaçatı’lıdır. İşte bu ortamın içine üç günlüğüne gelmiştir Altınköylümüz geçen hafta pazar akşamı Çeşme’ye.

İlginç olanı, Altınköylümüz bizi daha bir fazla programlı kılmıştır. Özellikle babasına gerekli diye İPad’siz gelince daha bir kolay olmuştur bizim için. Onun programını anlatmak için sabahın dokuzundan mı yoksa gecenin yirmiüçünden mi başlamam daha iyi olur karar veremedim. Sabahtan başlayayım; geceye bağlarım. Altınköylümüz sabah dokuzda kalkar ve o sırada da Nezuş yürüyüşünden dönmüş olur elinde taze ekmekle. Kahvaltısını babasına aynen şöyle anlatır: “Birgün salamlı yumurta birgün nutellalı ekmek”. Ben de bir domates bir parça peynir ve bir dilim ekmekle geçiştiririm. Onbir yıl önceki by-pass’a karşın hala iki damarın tıkalı olması nedeniyle günde onbir hapla yoğun ilaç baskılı tedavim aralıksız olarak sürdüğü için ben oruç tutatam. Yarım saat sonra üçümüz Fethi’nin denizinde oluruz. Mutlaka denize gitmeden önce sabah makyajını yapar. Ben yürüyüşümü deniz kenarında kumda çıplak ayakla yaparım. Daha bir güzel olur. İrem de bana eşlik eder. Bayağı da ritmli yürür. Hem de kıvırarak. Deniz faslımız bu kez saat onikiye kadar uzar. Mutlaka kendine bir arkadaş bulur. Aslında en iyi arkadaşları kuzenleri Eren ve Barış’tır. Barış Kemalpaşa’da, biraz uzaktadır. Eren ise Ildırı’da oldukça yakındadır. Ne var ki bu kez beraber olmaları pek fazla olanaklı olmadı (!). Belki de Nil’in oğlu yaşdaşı Çağan’la birlikte daha bir benzerlikli günü geçirebildikleri içindir. Deniz sonrası makarnayı tercih eder. Ancak şişmanlamayı hiç istemez. Bu nedenle Nezuş’un “taze fasulyeden de yiyeceksin ” sözlerine uyar. Saat iki olur. Saat altıya kadar iki seçeneği vardır ve ikisini de akıllı ve dengeli kullanır. Çatıya çıkıp iş oyunu oynamak ve Dora, Caliou ya da Diego cd lerini izlemek. Çatıda onun da benim de bilgisayarlarımız vardır. O çoklukla patron olur beni de müdür yapar. Ama o müdürünü dinleyen akıllı patronlardandır. Üç senaryomuz vardır. Üçü de mesaj yüklüdür. Ya Hostcini’de şekillenen bebeklik günlerinden kalma müşteri ilişkileri yönetimidir konu; ya da ödemelerle ilgili banka görüşmeleridir. Ben onun aşabileceği iş zorlukları çıkarırım. Bazen onu devreye sokar ve patron gücüyle banka müdürüne gönderirim. Görüşmelerimiz hep telefonla olur. Dolayısıyla kısa ve net telefon görüşmelerini öğrenir. Bir ara bir müşterisine aynen şöyle seslenmiştir: “Birader neden faturayı ödemiyorsun ?” . Sonra bana döndü ve gülerek “hay Allah birader dedim“. Bu ifade ona ilginç gelir. Ben de biraderin anlamını anlatır ve bu sözcüğü tam yerinde kullandığı için onu överim. O hiçbir eşyaya zarar vermez. Sadece Nezuş’un namaz baş örtüsü onun boynunda ve sırtında bazen bir oriyentalin tülü olur. Yine kıvırır. Ben ona “sadece bir daisy’ilik kıvır” dediğimde o aksini yapmak için daha çok kıvırır. Bizim de istediğimiz budur. Keyifleniriz. Çatının diğer oyunu da doktorculuktur. İğne yapar kan alır. Bunun için benim liseden kalma dolmakalemlerimi kullanır. Arada bir mürekkep ister bu acayip gelen kalemleri yazdırabilmek için. Bebekken keçeli kalemleri saklardık elbiselerini de boyar diye. Şimdilerde hepsi elinin altında. Çatı onun yaşam büfesi için bir hazine. Aldığı her eşyayı aynen yerine kor. Akşam üzeri saat onsekiz olur. Orta katta makyajını yapıp salona iner. Akşam üzeri turlarına hazırdır.

Şimdi akşam üzeri turları başlar. Nezuş’la birlikte Lady Travel-Nurgül hanımın torunları Damla ve İrem’in konukları olurlar. Bitişik evlerden birini çocuk evi yapmıştır Nurgül hanım. Dünya tatlısıdır. Hoşgörüsü yüksektir. Mahallenin çocuklarını toplar. Sınıf ayrımı yapmaz. Orada bir saat geçer. Ardında Çağan ve Daisy beraberliği başlar Neşe’nin çimlerinde. Dönüşte Emel’e uğrarlar. Biraz boğuşurlar. Bu arada küfür edebiyatının da geliştiği söylenir ama ben duymadım. Mutlaka aklına kazır ama eskisi gibi yınelemez.  Bazen seksenbeşlik Mehmet Ali dedeye uğrarlar. Birlikte kolbastı oynarlar. Herşeye rağmen dönüşte “biraz çatlak galiba “ demekten de geri kalmaz seksen senelik farkın buluşturduğu aynı potaya rağmen. Sonuçta Altınköylümüz bir ay sonra beş yaşını dolduracak olan bir çocuk. Bu aralarda umutla beklediği onbirlik kuzeni Eren’le Gelişim Koleji’nde aynı sınıfa gitmektir. Altı günlük beraberliğimizde bir gün iftara zor yetiştiler akşam üzeri turlarının verdiği keyiften. Nezuş oruç olmasına rağmen bir an olsun “of” demez bu yoğun programı gerçekleştirirken. Daha ne ister insan ?

Altınköylümüz tam bir iftar konuğudur. Keyiflidir ve keyif verir. Renk verir. Neşe getirir. Çok konuşur. Ancak hiç bir zaman çekilmez değildir. Akıllıdır. Bizim özel iftarlarımızda “kulak çorbası” olur; özel el yapımı, Soma işi. Zahmetlidir. Bu çorbanın hamur işlerini Altınköylümüz minik elleriyle yapar. Kendisi yaptığı için de bu çorbayı sevmek-sevmemek yargısına varmadan bizimle birlikte keyifle içer. Tıpkı 2002 yılının soğuk bir sonbahar gecesi Hollanda’nın en kuzeyindeki Nordwijk’te bir yemek fabrikasında kendi yemeğimizi yapıp yediğimiz yüzü aşkın seçilmiş öğrenme yolcuları gibi. Biz iftardan bir saat önce çayı demleriz. Çorbadan sonra ana yemekten önce mutlaka ilk çayımızı içeriz. İrem de o sırada sütlü çay içer. Hem de mavi dalgalı çizgili Ajda bardağında. Ancak kesme şeker kullanmaz ve bana iftarın o telaşında toz şeker arattırır. Ana yemek olarak yine makarna istese de menüde et ve sebze vardır. Sırf onun için bir bardak bezelyeden yemek yapar Nezuş. Üşenmez. Üşenilir mi hiç ? Ana yemekten sonra en az beş bardak çay içeriz. Altınköylüm çayları saymaya başlar. Acele ettirir. Bazen dört bardakta bırakırız. Bulaşıkları da hemen içeri alır ve kapıyı çeker çıkarız. Yine de saat yirmikiye yaklaşmıştır. Kapı önü köpeğimiz Cango ezanla selayı ayırt edemez. Sela okunurken biz evden çıkıyor oluruz. Cango da müezzinle birlikte ulumaya başlar. O da okur. Şimdi Aktur çocuk parkı zamanıdır. Erkek torunlarım Barış ve Eren’i de Nezuş her akşam Aktur’un çocuk parkına götürürdü. Bizden beşyüz metre ötededir. On dakika yürüyüş yaparız. Yemek sonrası iyi gelir bu yürüyüş. Dilimizde günün türküsü vardır yineleyip duran. Çocuk parkında arkadaş bulur. Dikkatlidir. Biz yine de korkarız. Düşer diye tutmayız ama kollarız; yakın dururuz; gözetim altında tutarız. Salıncakta sallanırken en yukarıya çıkmak ister. Rekabet her yerde var. Döneri fazla döndürmeyiz. Midesi bulanır, kusar diye korkarız. Süpermen pelerinli Behruz veya Behzat isimli çocuk deli gibi çevirir. Altınköylümüz fıkırdar. Gülmesi çaydanlığın kaynarken çıkardığı ses gibidir. Biz bu fıkırdamaya bayılırız. Sevdiğimizi görünce daha bir fıkırdar. Evimize neşe dolar. Bir ara döneri ben çevirdim. Yavaş geldi ona. Babasıyla karşılaştırdı ve babasının çok güçlü olduğunu söyleyip bana döndü ve “sahi siz ne kadar da güçlü çocuk doğurmuşsunuz” diye övgülerini dile getirdi. Ne var ki Cuma akşamı kendisini almaya geldiklerinde babasına dönüp aynen şöyle dedi “Televizyonda zayıflatan kanal var. Sen izledin mi ?”  Babası olumsuz yanıt verince “Sen de zayıflayacaksın değil mi ?” dedi ki bir çocuk olarak ebeveyninde görmek istediği güzelliğin özlemidir bu. Belki de bu yüzden o gece Kerem yemeğin sonunda çıkardığımız fırında sütlaçtan tek kaşık bile almadı. Dualarımız sağlıkları için.

Vakit geç olmuştur. Aktur çocuk parkından dönüş başlar. Yol boyunca giderken ve dönerken hep türkü, şarkı söyleriz. Ben yarısını söylerim o devamını getirir. Böylece repertuarı da zenginleşir. İrem geldiğinde biz radyoda TRT Nağme dinleyemeyiz; Hammamızade Dede Efendiyi sevmez ve benden “içinde aşk olan genç şarkısı söyleyen” radyo kanalı bulmamı ister. Son günlerde tamamlaması kolay gelen ritmini de sevdiği bir türkü vardı dilimizde. “Kara kaşlı yar” derim ben ve o ekler “söyle derdini”… Böylece sürer gider. İki sene önce “yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar” vardı. Böylece türkülerimizin kimileri onikinci Copcu’nun genç beyninde bir iz bırakır. Dönüş yolculuğu doğruca eve doğru değildir. Albayrak markete gidilir. Nezuş sodasını içerken Altınköylümüz de dondurmasını yer. Ancak yorulmuştur. Dondurmanın yarısı tişörtüne yapışır; başı düşer. Kucağımda uyuya kalmıştır. Ona “Hop birader “dedik mi hemen uyanır hem dondurmanın devamı yer hem de yolu yürüyerek eve kadar gelir. Geçen yıl kucak isterdi. Belki bu yıl da isteyecekti yorulunca dönüş yolunda. Ancak baştan pazarlık ettiğimiz için bir kez olsun istemedi yolda kucağa gelmeyi.

Saat yirmiüçe yaklaşmıştır. Şimdi duş zamanıdır. Ben de olsam bana da zor gelirdi uyku gözlerden akarken duş yapmak. Ancak itirazı cılız kalır, bir defalıktır. Akıllıdır. Bilir temizlenmek ve yatağa temiz gitmenin zorunlu olduğunu. Sadece diş fırçalamak sabaha kalacaktır bazı gecelerde. Alt katta ve dıştaki duşta duş almak istemez. Çünkü at sineğinin gazabına uğramıştır. Yaşanmış acı unutulmamıştır onun için. Gecenin bu saatinde at sineği yoktur ancak yine de bunun için önce duş yerinde göstermelik sprey ilaç püskürtürüz ona da göstererek. Ne var ki Nezuş’un kullandığı spreyı sevmez. Benden ister. Benimkisi Sheltox’tur. Nezuş’un kullandığı ise Glade’in oda spreyidir. Altınköylümüz farkı kendisi açıklar “babaanneminki kaçırtıcı dedeminki öldürücü” der. Haksız da sayılmaz. Akıllı kızdır bizim beş yaşındaki Altınköylümüz.

Saat yirmiüç olmuştur. Yatağa gidilir. Yataş’ımızın yanına onun özel Bellona’sı yanaşmıştır. Aradaki birkaç santimlik kod farkı gece dönüşlerinde onu kendi sahasında tutar. İki gece benim duştan gelmemi beklemeden uyuyakalmıştı. Diğer üç gecede ise ben masal okudum. İkinci masalda uykuya dalsa da ben üçüncüyü yine de okurum. Uykuya dalarken çok masum bir isteği vardır: “Bana soğuk ve yumuşak birşey verin annemin kolları gibi ona tutunayım” der ve bu söz Nezuş’u ağlatır. Uygun bir nesne ararız. Kabul eder. Bu arada benim kollarım ona sıcak gelse de sabaha karşı durmadan kollarımı okşar annesinin kolları gibi. Ertesi sabah sorar Altınköylümüz “Ya babaanne sen sevinince de ağlıyon. Neden ?“. Böylece gecenin yirmiüçünden sabahın dokuzuna kadar aralıksız, deliksiz, sessiz uyur Altınköylümüz İrem.

Yaşam Büfesinde “Altınköylümüz” başlıklı bu yazımda paylaşmak istediğim iki temel mesaj var. Bunlardan birisi tutarlı olursanız, sabırlı olursanız, konuşmadan önce dinlerseniz mutlaka programanızı sürdürürsünüz. İrem bizim programlı yaşamımızı daha bir disipline etti. Bizi yormadı. Aklımızı yormadı. Ruhumuzu dinlendirdi. İkincisi şimdi bir kez daha anladımki 67 e vardığım bu günlerde hergünümü son günümmüş gibi yaşarsam mutlaka birgün haklı çıkacağım ve bu her son günümde keyif aldığım şeyleri yapabilmek için benim ekstra paraya ihtiyacım yok. Demek ki Temmuz sonunda çok iyi yapmışım. Demek ki ruhum ve bedenim Çeşme’de bu güzellikler içinde Nezuş’a sarılıp yatmak ve tümüyle sigarasız bir ortamda her günümü son günümmüş gibi yaşamak isterken Adana’nın lüks otellerinde ömrümü boşuna tüketiyormuşum. Geç olmadan dönüşüme vesile olanlara özel olarak teşekkür ediyorum. Yarım kalan işleri mutlaka duble Mehmet’ler çok daha iyi yapacaklardır.İnşallah 2010 Kasımında kırk kere yinelediğim “ustalık, uzmanlık, çözüm ve kolaylaştırmak” değerlerine önem vererek geleceklerini şekillendirirler. İnşallah sırtlarına kazınmış olan “kayıp harita“yı bedenlerinde, yüreklerinde ve ruhlarında bulurlar. Herşey ellerinde.

Altınköylümüzü tekrar bekliyoruz. Barış ve Eren’le bekliyoruz. Onlar çatıda üçlü de çok güzel oynuyorlar; senaryolar uymasa da… Babaları gibi bırakın kavgayı sesleri bile bir kez olsaun yükselmiyor birbirlerine karşı. Daha ne ister insan ? Cuma akşamı babasının Mercedes’inin arka koltuğundaki çifte çocuk koltuğundan birine kurulmuş olarak keyifle ayrılırken hem fıkırdıyor ve hem de “yapma” dedikçe “çok Daisy’lik kıvırma” hareketleriyle aklımızı ona bağlıyordu. Seçeneklerin hepsini sıralayacaktım ki soruma diğerlerini dinlemeden kesin net yanıt verdi. “İrem” dedim “Altı günde pekçok şey yaptık. Çeşme’de en çok sevdiğin ne oldu ?” diye sorduğumda hiç düşünmeden tek kelime “Çatı“. İşte bunun adı anketlerdeki “top of mind“. Böylesi bir keyif para istemiyor. Sadece odak noktama bunu yerleştirmem gerekiyor. Bundan kolay ne var ? Daha ne ister insan ?

Yazımın girişine aldığım Sayın Yüksek’in köşe yazısı şu özlemler ve sitemlerle bitiyordu : “… Asıl harita bedenimize kazınmış olanıdır. Bu haritayı nasıl ve nerede kaybettik ? Bu haritayı nasıl buluruz, nasıl ele geçirebiliriz bir daha ?” Ben şanslıydım ve şimdi Çeşme’de bir düzine Copcu beraberliğinde sahip olduğum güzellikleri yudumlayarak, zamanı ağır çekime alarak doyasıya hissederek yaşıyorum. Allah sizlere de nasip etsin. Binlerce şükür.

Bugünler biz COPCUlar için ( örneğin Sevgili Eray için; http://www.posta.com.tr/saglik/estetik/HaberDetay/Turk_doktor_sayesinde_artik_proteze_ihtiyac_yok.htm?ArticleID=84114 ) pekçok iyiliğe, güzelliğe sahip ve gebe ; bu nedenle gittikçe artan ve birbuçuk saate uzanan sabah yürüyüşünde Nezuş ve Musto Dede olarak her ikimizi de sessizliğe sokan dualarımızı birkez daha internette paylaşarak yazımı sonlandırıyorum:

“Allahım, şükürler olsun verdiğin nimetlere, sağlık ve afiyete. Bizleri her türlü kötülükten, kazadan, beladan, hastalıktan, felaketten koru. Doğru yoldan ayırma. Hatalarımızı, günahlarımızı bağışla. İstediklerimizden hak ettiklerimizi ve bizler için hayırlı olacak olanları nasip et. Beraberliklerimizi ve sevgilerimizi koru. Bizleri koru Allahım”.

Nice keyif verici yaşam büfesi öykülerinizin gerçek olması için, yolunuzun hep aydınlık olması için en içten dileklerim ve sevgilerimle.

Öykücü

Möbius Şekli: Bir kağıt şeridi alır iki ucunu birleştirirsek halka elde ederiz. Aynı kağıt şeridi 180 derece bükerek birleştirirsek Möbius Şeklini elde ederiz. Möbius şeklinin ana karakteri aslında iki yüzü içermesine rağmen tek yüzlü olmasıdır. Halkanın bir yüzünde yürüyen karınca öteki yüzüne geçemez. Ama Möbius üzerinde yürürse iki yüzü birden dolanır. Karıncanın boşlukta çizeceği bu çember, geometrik çemberden farklı olarak üç boyutludur. Bu özelliği sayesinde mantıksal bir kategori olarak karşıtların birliğini dile getirmeye yeteneklidir (Atlas Agustos 2011 Sayfa 97; Özcan Yüksek’in Kayıp Mantık isimli makalesinden).