Yaşam Büfesinde “Schapschal Kahirmen (*1)”

“…On iki eylül sonrası, rahmetli Özal, Ankara’da bir resepsiyon verir. Yabancı protokol ve askeri erkandan bir grup sohbet etmektedir. Yabancılardan biri “Sizin biri romantik, diğeri klasik iki lideriniz vardı; nerdeler, ne yapıyor onlar ?” diye sorar. Balmumcu’da göz altında olan rahmetli Ecevit ve Demirel’i sormaktadır. Gruptaki hanım gazeteci (ki Leyla U. olduğu rivayet edilmektedir) hemen söze girer ve “Romatik’in “roman”ı gitti, “tik”i kaldı” diyerek Ecevit’i anlatıp sözünü sürdürür “Klasik’in de “kla”sı gitti…” derken tam o sırada yanındaki kişi Leyla U.’ı uyarır “Aman” der “devam etme Özal geliyor ve bu tür fıkraları sevmez“. Leyla U., sözünü şöyle bağlar “Klasik’in de kla’sı gitti; biz geri kalanına “baba” diyoruz…”

Merhaba

Aynı tarihlerde ben Koçarlı’nın Yeniköy’ündeki pamuk üreticileriyle yola yakın bir kahvede kırmızı tulumumla “satış destek çalışması” yaparken yoldan geçen konvoy hem davul zurna çalıyor hem de “kurtar bizi baba !” diye nara atıyordu. “Ben sizin babanızım, ben ne dersem o olur !” demiyordu, Suntacı Yahya’nın Amcası; şanslıydı o da biz de; çünkü çocuğu yoktu; öyle sıfırlamaktan söz ederek başını derde sokacak… O günlerde bir kurtuluş umudu vardı; şimdilerde sadece ülkemde değil global olarak yaşanan ve Palyaço Schapschal Kahirman (PSK)‘nın başı çektiği sınr tanımaz, kanun, nizam bilmez, kışkırtıcı, gözü dönmüş istilalarıyla zıvanadan çıkmak üzere olan evrensel ilişkilerde hiç bir kurtarıcı göremiyorum. Kendini bilmez ve aynı cambazla aynı ipte oynayacağını sanan “Madara Schapschal Kahirman (MSK)” da apar topar derdest edilip başı çuvallanınca bu olay, dünyaya istilanın ne kadar kolay olduğunu gösterdiği için “testimonial / referans” etkisi yaptı ve şimdi de gözünü Grönland’a dikti.

Bir onlara bakıyorum bir de bizim sahnedeki karar vericilere. Şimdilik kaos eşiğinde yaşamaya alışmış olan “Kurbağa Testi“nde olduğu gibi, “Sarı öküzü istediği zaman gerekli tepkiyi göstermediğimiz” için “gıgıkımız çıkmadan” seyirci koltuğunda sıramızı beklerken düşünüyorum da dünyanın jandarması rolüne soyunmuş o ülkede son üç seçimdeki “DT > JB >DT Bunaklar Üçlemesi” neyin işareti diye anlamaya çalışıyorum. Bizim yakın geçmişimizde “Karaoğlan” dışında hiç bir genç kan (!) göremiyorum otorite koltuğunda… Halbuki onların Kenedy’si, Clinton’ı ve Obama’sı vardı ve buna rağmen son üç seçimde nasıl oldu da soytarının denenmişini iki kere, ondan farkı olmayan bunağı da bir kere seçtiler. Bence “akıl tutulması”

Bu yazımda “hüzün” den öte yazımın başlığına konu olan “üç adam (PSK; MSK; XSK)”ın ruhumda yarattığı “ilgi alanımdaki umutsuzluk”tan kurtulmaya çalışıp; “sürpriz şekilde açılan kapıların etki alanımda oluşturduğu memnuniyet”e değinerek “odak alanımdaki ailemin heyecanlarına” yer vermeye çalışacağım.

Geçen gün (20.01.2026) yıllardır (2009 dan bu yana) özlemini duyduğum bir beraberliğin kapısı “sürpriz” şekilde açıldı. SEA‘ı tanıyınca anladım ki ne varsa gençlerde var. Çok sevindim. En son Ekim 2008 de Antalya’daki yıllık toplantıdan sonra vedalaşırken aynı masada fotoğraf çektirdiğim “Kaderin Karesi“nde bir araya geldiğim iki dostumla bu kez “Özlem Üçgeni” oluştu… Sebep olanlar sağolsun.

Ci.-Syn’li (MC ve AE) ve Sa.-Syn’li (TB ve TF): Artık demir almak zamanı gelmişti limandan (ki bereket, meçhule değil bir sokak ötedeki Hostcini’ye doğruydu serüvenim; ne var ki şarap ve peynirle zenginleştirilmiş bir “happy-hour” için özel çağrıma rağmen ne gelen oldu ne de ses veren..)

Aradan on sekiz yıl geçmiş; dile kolay. Bunca yıl sonra gençlerin davetine icabet eden biz yaş almışlara (TB;MC;FU;TF;AK;ÖY) bakınca yılların götürdüklerini yüzlerdeki çizgilerde, götüremediklerini de seslerdeki heyecanlarda gördüm. Şükür ve şükranla yola devam ederken Ocak 2026 nın sürprizi oldu benim için; özellikle son birkaç ayda yoğunlaşan kalp ağrılarıma dalıp gitmişken…

Kendi adıma, ailem adıma şükredecek o kadar çok şey varken, ülkemin aç, yoksul ve çaresiz inanlarına bakınca defalarca yazdığım rahmetli Çetin Altan‘ın o sözü beynimde çınlıyor.

Köşe yazısında ülkenin gelir dağılımındaki adaletsizliğin yaratacağı iç çatışmalara dikkat çeken rahmetli baba Altan, önce şöyle bir betimleme yapıyor.

Şehrin, varoşlarında bir tepenin üstünde oturmuş, önündek süper marketten elleri dolu torbalarla çıkan insanlara bakan genç işsizin ya da aç ergenin suç işlemesini önlemek için otoritenin aldığı önlemlerin işe yaramayacağına şu unutamadığım cümlesiyle dikkat çekiyordu:

“Varlık içinde yokluğu, yok saymanın en kolay yolu uygulanamaz yasaklar koymaktır”

ki bu günler bu cümlenin yazıldığı zamandaki koşullardan bin kere daha kötü. İşte sevimli çocuk Ahmet Minguzzi‘nin katledilmesi olayı ve sözde ağırlaştırılan cezalardan beklenen etki; heyhat ! Daha nicesi, hatta çarşı pazarda değil okullarda ve de en saygın yer olan meclisteki taciz skandalı… Eskilerin deyimiyle “tefessüh ettik” yani “kokuştuk”…Et bir yana “tuz koktu” ve kim korkar hain kurttan yargısı herkesin algısı oldu . Örneğin 180.000TL ceza yazarım; arabanı altı ay bağlarım; ehliyetini de altı ay alırım diye barbar bağırırken medya, adam yine arabasından inip kadına saldırmaktan çekinmiyor. Korku bir yana, ahlak bozuldu ve “vicdanın kaç numarada olduğunu ne bilen var, ne soran“. Acaba PSK bize de bulaşır mı ? diye kendimi sorgulasam da çelik kubbeyi aşıp da bahçemize düşen ne idüğü belirsiz İHA’ların vizesiz dolaşmasına bakınca havanda döğdüğümüz sularla nereye kadar sağ salim gideceğimizi kestiremiyorum.

“İlgi Alanım“dan çıkayım ve “Odak Noktam“daki güzelliklerden teselli bularak ve umutlarımı yeniden yeşertmeye çalışarak yazımı bağlayayım.

Torunum Barış (2000), Hollanda’dan geldi; birlikte yaş günümüzü, Kerem’in davetlisi olarak Alya’da mükemmel bir beraberlikle kutladık ve biraz moral takviyesi ile Barış’ı dün Hollanda’ya yolcu ettik. İnşallah sahip olduğu hasletlerle (iyi özellikler) gönlünce bir iş bulur; dualarımız onunla.

Torunum Eren (2000), Sabancı sonrası Belçika’daki yüksek lisansını da tamamlayınca oluşturduğu bir ürünü pazarlama gayretlerinde biraz olsun paylaştığım “SSTC prensipleri ve (N)AIDA(S) yaklaşımı”nın meyvesini yarın yapacağı demo ile amacına ulaşır. Yolu açık ve aydınlık olsun.

Torunum İrem (2006) ve kardeşi Duru (2012) İtalya’daki beraberliklerinde hem “Başarının Hazzını” hem de “Kızkardeşiliğin Sömestre Tatilini” keyifle çıkarıyorlardır.

Ve bize gelince; biraz daha yaş almanın kısıtlarında, dünden daha kötü olmamaya çalışarak, kendimize daha fazla özen gösterip “Allah bu günümüzü aratmasın” duasıyla yola devam ediyoruz.

Çocuklarımız çok şükür ki bizden daha iyi düzeydeki yaşam tarzlarıyla gözümüzü arkada bırakmıyorlar; bizi de yalnız bırakmıyorlar. Her şeye rağmen yaşam ileriye doğru akarken “Halil Cibran” ın şu şiiriyle yazımı tamamlıyorum:

Yolunuz açık ve aydınlık olsun

Öykücü


(*1) : Kahirmen > Ben uydurdum; kendini “kahraman” sanıp da “kahreden adamlar” demek istedim. Onlar, burada yazdığım iki üç tane değil; onlar sayıları elitlere yetecek kadar olan zombiler;