Yaşam Büfesinde “Saygı Arayışı”

“…Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sırasında İngiltere’de sivillerin ortalama yaşam süresi neden ortalama 6-7 yıl arttı ? … Yiyecekler ziyafetlerin zorunlu unsurlarıdır; neden ikram ederiz ?… Eğer adalet yerine gelmiyorsa, eğer yoksulluk körükleniyorsa, eğer cahillik dört yanı sarmışsa ve herhangi bir sosyal sınıf, toplumun kendilerini ezmek, yoksullağa itmek ve aşağılamak için örgütlü bir komplo içinde olduğu düşüncesine sürüklenmişse, ne bireyler ve ne de mülkler güvende olabilir…”

Bağda Pull’lama Cİ1996 Mahmut vs Mahmut; “3M” (Mahmut, Mehmet ve Mustafa ; Bağının Mühendisi Olmak

Merhaba

Girişin kırmızılı son kısmı Frederick Douglas’ın 1886 yılında bağımsızlığın 24 ncü yıldönümünde yaptığı konuşmadan bir bölümdür. Aradan 135 yıl geçmiş; Aya ayak basılmış; Yapay Zeka yolu yarılamış ve ülkemde avarelin avanesi Frederick beyin sözlerini haklı çıkarmak için her şeyi yapıyor hem de milletin orasına burasına koymaktan çekinmeden… Buna benim aklım ermiyor; havsalam almıyor.

Sapiens”i çatıdaki yerine koydum. “Su Terazisi”ni alıp deniz kenarına gittim ( The Spirit Level/ Richard Wilkinson ve Kate Pickett). Sekiz yıl önce Adliye’deki memure hanım “senin işin uzun sen öğleden sonra gel” deyince öğle tatilini kitapçıda geçirdim. Pek çok kitaba göz atıp “Su Terazisini” satın aldım (03.09.2013).

O ve sonrasında beş yıl Çeşme Adliyesini aşındırırken koridorda duruşma saatini beklerken kitap hep elimdeydi. Her zaman olduğu kitapla günceli buluşturup her yerini karalamışım. Örneğin 280 nci sayfasını okurken 13.05.2014 günü aynen şunları yazmışım:

“…Daha fazla cezaevi ve polis / Politik irade / İsveç “Halkın Yuvası” / Askerler ve kereste işçileri” diye okuduklarımdan anahtar sözcükler yazarken Soma’daki olayların etkisi ile “ Müşavir müsveddesinin tekmesi; ayakların kırılsın Yusuf…” olmuş notlarım.

Beş yıl içinde 18 duruşma oldu; muhtemelen “Fetö Etkisi” nedeniyle on hakim değişti ve sonunda dava konusu taşınmazın satılması kararı çıktı. Sonrasında bir dost avukat tuttum ki satışı hızlandırsın. Olmadı; üç yıl geçti aradan ve üç adım ilerlemedi satışı sağlama süreci.

Dünden (2013) bugüne (05.07.2021) döneyim ve “kısa günün kârı az olur” diye düşünüp güncelden bir paylaşımda bulunayım. Dün akşam yemeğinden sonra telefonu elime alıp WA grubumuz olan ZM68 de bir seri mesaj yazmaya başladım. Zaman zaman kesintiler oldu; ara verdim. Daha sonra Bülo’nun evinde rakı masasının uzağında bir konuk olarak mesajlarımı sonlandırdım. Filmi azıcık geri sarayım ve dünün akşam üzerine döneyim. Çimleri biçiyordum. Küçük oğlum indi arabadan ve dün için bize özel bir ikramını sundu. Sevindik. Çim biçme yarım kaldı ve dünün iki nedeni yüzünden bir kadeh rakı koyup sofraya oturdum. Dünün özel olan iki nedeni aynı günde yoğunlaşan “Hüzün ve Keyif Karması” idi. Dün büyük oğlumun 55 nci yaş günüydü ve aynı zamanda arkadaşım, dostum, can yoldaşım, kardeşimden öte sevgili Latif’in de ölüm yıldönümüydü. Bu nedenle “Baykush”un rakısını yudumlarken hüzünle dua, keyifle şükür bir arada idi. Sofraya başlarken “ben bir kadeh rakı koyayım” dediğimde Nezuş “Ben bir Yasin okuyup geleyim” dedi.

Bir zamanlar ortalığı inleten amfi ve kocaman haporler ile ortalığı ayağa kaldırıyorduk. Yaşlandık. Yüksek ses de kaldırmıyor kulağımız, sessizliğin baskısına da dayanmıyor yüreğimiz; dengeyi arıyoruz ve her zaman bulmak kolay olmuyor. Cep telefonundan önce rahmetli Adnan Şenses “Meyhaneci”yi söyledi efkarımıza zirve yaptırdı. Daha sonra yetmişli yıllarda Tepecik’te akşamüzeri sokakta el arabası ile geçen çiğdemcinin pikabındaki melodi çınladı kulaklarımızda: “Uzaklarda arama çünkü sen kalbimdesin” diyen rahmetli Esengül’e ve ardından rahmetli Zeki Müren’in sekizli serisi olan en popüler şarkılarına geçmeden iki melodi daha soframıza ses kattı. Biri Tülay’ın “İkimiz bir fidanın güller açan dalıyız” ve daha da efkarlandıran Mümin Sarıkaya’dan geldi: “Ben yoruldum hayat” ve yemek bitti. Biraz yürüyüş iyi gelir diye yola adım atmıştık ki…

Yeğenim Bülo’da devam etti gece. Sofra zenginleşti. İki kuşak spor ve seçim konusuna odaklandı. Ortak heyecanlar alkol dozunu artırdı. Bir süre sofradan uzak kaldım. Daha sonra bazen yandaş bazen karşıt olarak sohbete katıldım. Aynı zamanda ZM68 de rahmetli Latif’le olan anılarımı paylaşmayı sürdürdüm. Güzel, katılımcı, sohbeti zenginleştiren, anıları çoğaltan geri bildirimler aldım. Sevindim. Ancak sevinçle hüzün birbirinden ayrılmadı. Üstüne bir de bu günün alışılmış beklentilerinin dışa vurumuyla sohbet zaman zaman yoldan çıktı. Ve saat gece yarısını aşıp da yeni günden dakikalar almaya başladığında evin yolu göründü.

ZM68 Grubumdan EÜZF den emekli Prof.Dr.Özcan Sarı’nın mesajını aynen paylaşıyorum:

“Sevgili sınıf arkadaşlarım; bu gün çok sevdiğim ve değer verdiğim arkadaşımız rahmetli  Latif ve Ziynet’i anma ve hatırlama günü ilan ediyorum. Onların çok dostu vardı. Benim de tek dostum Çağlayan ailesi idi. Sınıf arkadaşlarım içinde en çok görüştüğüm bu aile idi. Kaderin bu kadar acımasız olduğunu bu ailede gördüm. Aile olarak çok iyi anlaşıyorduk. Almanya=Giesen demekti, orada da beraberdik. Artıkın kelimesini Ziynet çok kullanırdı, biz hâlâ o kelimeyi aynen ifade ediyoruz ve onları rahmetle yad ediyoruz. Tüm arkadaşlarıma sağlık ve esenlikler diliyorum.”

Ve yine ZM68 den sevgili Alev’in eşi Prof.Dr.Fatoş Kutay’ın mesajı da 1993 yılı Kuşadası’ndaki ilk teşhisi hatırlatıyor:

…Sevgili Mustafa, ne güzel yazmışsın yine yaşamının önemli bir kesitini.. Önce sevgili Ümitciğimin doğum gününü kutluyorum, nice yıllara!! Latif ve Ziynet başbaşa, cennetlerinde huzur içinde uyusunlar… Ben sizin sınıftan çok arkadaş ile dostumdur.. Ama, Latif’i daha uzaktan tanırdım… Latif’in düzenlediği Kuşadası buluşmamızda daha çok birlikte olmuştuk ve yüzünün rengi öyle anemik beyazdı ki dayanamayıp uyarmıştım ve gezi sonrası ısrarla kan analizi yaptırması için ısrar etmiştim…hem Ziynet, hem de Latif’i yaşamlarının son döneminde de olsa yakından tanıma şansım olmuştu, kaybetmek de o denli zor gelmişti… Ziynetcik, Latif’i kaybedince artık ben yaşayamam diyordu ve ne yazık ki dedikleri kısa zamanda gerçekleşti…Tertemiz bir aşk ve sevgiyi yaşadılar, ışıklarda uyusunlar…”

Daha pekçok kısa mesaj var; rahmet dilerken kutlayan ve bu paylaşıma yol açan iletimin satır arasında geçmişten bir kesite de dikkat çekmiştim:

“…Atatürk Lisesinde okuyan aynı semtin üniversiteye giden beş arkadaştık. Ben ve Latif ZM68 olduk. Şaban lise sonrası İngiltere’de üniversite okudu ve Prof.Dr.Şaban Eren olarak rahmetli Oğuz Manas’ın grubunda yer alıp emekli oldu. Turgutlulu çiftçi oğlu Mahmut ablasının yanında aynı semtte taşralı olmanın etkisi altında okudu ve üniversiteyi Almanya’da bitirip hava meydanları yüksek inşaat mühendisi oldu. Adnan Menderes Havalimanı inşaatında görev aldı. Beşinci arkadaşımız Nail doktor oldu ve aşırı solcu olduğu için bir süre tutuklu kaldı. Demem o ki; rahmetli Latif’in başı çektiği biz beş kenar mahalle çocuğu okuduk ve bugünlere geldik. Rahmetli Latif’in hepimiz üstünde çok emeği oldu. Allah bin kere razı olsun. Hakkı ödenmez. Eşi Ziynet, Latif’in vefatından sonra hastalandı ve iki sene içinde kanser olup Latif’ine kavuştu.

Ve 5 Temmuz bizim evde hüzün ve keyif karması birlikte bir kadeh rakı ile Yasin birlikte gider. Sabrınıza teşekkürlerimle selamlar…”

Yazımın başına aldığım iki soruyu “Su Terazisi”nden  yanıtlayayım.

İlki, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sırasında İngiltere’de sivillerin ortalama yaşam süresi neden ortalama 6-7 yıl arttı ? Savaş yıllarını içine alan dönemde, kadın ve erkeklerin ortalama yaşam süresi 6-7 yıl artmıştı. Her ne kadar İkinci Dünya Savaşı sırasında karne uygulaması ülkenin beslenme durumunu iyileştirse de, Birinci Dünya Savaşı sırasında bu söz konusu değildi ve maddi yaşam standartları her iki savaş sırasında geriye gitmişti. Bununla birlikte, savaş çabasını desteklemeye yönelik hükümet politikalarının sonucu olarak, her iki savaş sırasında tam istihdam gerçekleşmiş ve gelir farklılıkları önemli ölçüde azalmıştı. Örneğin İkinci Dünya Savaşı sırasında işçi sınıfı gelirlerinde %9 luk artış yaşanırken orta sınıf gelirlerinde %7 lik bir azalma olmuş ve göreli yoksulluk oranları yarıya düşmüştü. Buna bağlı olarak ortaya çıkan sosyal bütünleşme hem sağlığın iyiye gitmesini, hem de suç oranlarının gerilemesini sağlamıştı (S110).

İkincisi; Yiyecekler ziyafetlerin zorunlu unsurlarıdır; neden ikram ederiz ?.. Yiyecek seçimlerimizin altında karmaşık kültürel faktörler yatar- bazen çocukluğumuzda yediğimiz, bize evimizi hatırlatan yiyeceklere, bazen de ulaşmaya çalıştığımız bir yaşam tarzını temsil eden yiyeceklere iştah duyarız. İnsanlara onları sevdiğimizi, kültürlü olduğumuzu ya da cömertlik gösterecek kadar paramız olduğunu göstermek için onlara yiyecekler ikram ederiz. Yiyeceklerin herhalde her zaman böyle bir rolü olmuştur; tüm sosyal anlamlarıyla birlikte, yiyecekler ziyafetlerin zorunlu unsurudur (S124).

Dün, 5 Temmuz günü, Kerem’in ikramı olan sürpriz Levrekle zenginleşen soframızda rakı ile keyif başlamadan hemen önce Yasin ile hüzün ardından duygu yüküyle ve sevgi ile saygının karması olarak ruhumuzla yüreğimizi buluşturdu. Şükrettik; dua ettik ve hak ettiğimiz güzellikler için dilekte bulunduk.

Sağlık ve esenlik içinde görüşmek umuduyla yolunuz açık ve aydınlık olsun.

Öykücü