Yaşam Büfesinde “Diyet”

“…Güç bilgide değil onu uygulayabilmekte…Doktor erkek hastasını muayene ettikten sonra, adamın eşi ile özel konuşmak istediğini söyledi. Adam dışarı çıktıktan sonra, kadına ciddi bir sesle durumu anlatmaya başladı: “Eşinizin hastalığı ciddi” dedi. “Korkunç bir stresi var. Söylediklerimi uygulamazsanız bilin ki ilk gerginlikte ölecek” Sonra devam etti: “Her sabah mükemmel bir kahvaltı hazırlamanız gerekli… Neşeli olmasına dikkat edin. Öğlen için de yanına çok iyi bir yemek vermelisiniz. Dört başı mamur bir menü… İş yerinde onu yesin. Akşam yemeği olarak ya yumuşacık bir biftek ya da bonfile hazırlayın. Bol sebze garnisiyle… Haftada iki akşam da mükellef bir balık…Rakısına bir adet buz yeterli… 35liğin yarısını geçmesin. Keyiflenir de bir duble daha derse bırakın içsin. Böylece gevşer biraz daha. Konuşurken sakın keyfini kaçıracak konulardan bahsedeyim demeyin. Özel sorunlarınızı da kesinlikle açmayın. Yoksa kötüleşiverir. Kendinize mutlaka dekolte bir kıyafet seçin. Bakımlı olun. Yanına oturup sırtını ovun. Televizyonda maç seyretmesi için her akşam teşvik edin. Siz de yanına sessizce oturup kırmızı şarap servisi yaparsanız fevkalade olur. En önemli nokta da şu: Haftada birkaç akşam seks yapın ve onu her bakımdan tatmin etmeye bakın…Eğer bu söylediklerimi aksatmadan bir yıl kadar uygularsanız, sanırım kocanız o zaman iyileşip normal hayatına dönecektir ve uzun bir mutlu yaşam sizi bekleyecektir”. Eve dönüş yolunda koca eşine sordu: “Doktor ne dedi sana ?” … ”

Bir pazar akşamı; C9 > Keyfin zirvesindeyken…

Merhaba

Sizce kadın kocasına nasıl bir cevap vermiştir ?

Yazımın konusu “diyet” ve neden böyle bir öykü ile yazıma başlıyorum ? Nedenini düşünmeden “Sen hep böyle yapıyorsun. Çoklukla dikkat çekmeye çalıştığın giriş konusu,  yazı ile tam uyum içinde olmuyor. Hatta çoğu zaman giriş, sünnetçinin vitrinindeki çalar saat gibi duruyor” olabilir yanıtınız. Haksız da sayılmazsınız. Belki yine de açık ve dolaylı bir bağlantı kurulmasını sağlayabilirim yazımın ileri bölümlerinde.

Geçen Pazar günü, Aralık ayının ilk hafta sonu olarak azıcık güneşli bir hava görünce Çeşme sevdamız depreşti. Diğer yandan yakın yerleşkelerde olduğumuz için C13 le beraberliğimize özlemimiz de zaman zaman, çoğu zaman zirve yapıyordu. Eren İstanbul’dan gelmiş; özledik onu görebilsek diyordu ruhumuz… Öte tarafta, babası Eray da İstanbul’a gitmiş ve gecenin geç saatlerinde yorgun argın dönecek onu da Pazar sabahında bir kahve içimi rahatsız etmeyelim, gitmeyelim ile çatışıyordu duygularımız…İrem’in voleybolu, Duru’nun dansı, İngiltere için seksenbeş sayfalık metnin dayattıklarıyla yeniden uykusuz geceleri baskınlaşan Keremgiller… Şarkıdaki gibi “Gitmek mi zor, kalmak mı zor ?” diye diye karmaşa aklımızın içinde yankılanıyordu. Aklımızın diyete gereksinimi olduğu kesindi. Ayak ağrıları da artınca, yaş kemale erince “Haydi Çeşme’de bir kahve içmeye, kedi köpeği doyurmaya, Mehmet Ali Amca ile Perihan ablaya Aralık ziyareti yapmaya” diye söylenen iç sesimize uyup yola koyulduk. Tam çevre yoluna girdik ki beklediğimiz mucize gerçekleşti. Eray telefon etti. İstanbullu, Sabancılı olan Eren’le özlem gidermemiz için bizimle buluşma planlayan Eraygillerin bize gelme isteğini duyunca çok sevindik. Buluşma akşam üzeri ve onların hazırlayacakları bir menü ile bizde C13 bütünüyle olacağını duymak daha da sevindirdi. Böylece Çeşme programımız da aksamadı. Ayrıca ısrarlı uyarıya rağmen bir de Nezuş’un klasiği olan kuru fasulye pişirip geldik.

Program hızlı ve öncülsüz gelişince ve özellikle “C13YKuşağına” önceden verilmiş sözler var olunca bu kez C13 değil, C9 olarak buluştuk. Her zaman söylerim “yaşam ileri doğru akıyor” ve önceliklerimiz her nesilde çocuklar. Her şey, gerçekten her şey Eraygillerce (Eray&Özgen) hazırlanmıştı. Tatlısından tuzlusuna, ayranından şalgamına kadar her şey… Hizmet konusu da Özgen ve Zeynep’çe sağlanınca ne ayak ağrımız kaldı ne de zihin yorgunluklarımız. Allah razı olsun. Bir yanımız bize katılamayan C4 için özlem içinde kalsa da beraberliğin hazzı mükemmeldi; Eren, İrem ve Duru’nun renkleriyle. Daha ne ister insan. Bir ara şımardım ve “Acaba babamın zorbalığında olduğu gibi her Pazar akşam üzeri saat 17 de kuru fasulyemiz hazır; gelmenizi bekliyoruz” gibi bir sistematik çağrı yapsam mı diye geçti aklımdan. Gerçi aklımdan geçenlerin dilime yansıması bazen sevgi şımarıklığında, keyfin zirvesinde olması gerekenle tam uyum içinde olmadığında ruhumun canı yansa da yine de yapsam mı diye tekrarladı sorusunu yüreğim aklıma…Ne yazık ki; ben (veya biz) hadi gidiverelim, çat kapı geldik deyiverelim, biz bunu yapıverelim alışkanlığına kavuşamadık gitti kendi duyarlılık alışkanlıklarımızla. Aslında bu bizim eksikliğimiz ki kendimize bakmak yerine gereksiz hüzne kapılıyoruz. Bundan sonra “biz geldik” diye yapsak iyi olacak. İşte bu düşüncelerle bugün aklıma takıldı “diyet” sözcüğü ki; iki haftadır yine benzer bir program içinde beslenme diyetindeyiz. Bildiğimiz prensipler; öğle protein, akşam sebze, porsiyonlar küçük; kaloriler belli; her öğün saatinde; saat 19 dan sonra yemek, yiyecek hiç bir şey yok ve günde en az iki litre su. Bunlar bildiklerimizden farklı değil. Kaldı ki 2009 da Kent’te, 2015 de MedicalPark’ta aldığımız programlar da aynı. Neden yaşam biçimi yapmıyoruz ? Veya yapmak için neden ara sıra diyetisyene gitme gereği duyuyoruz ?

Yanıtı çok basit. Yanıtı her koşulda genel geçer, geçerli. Meslek yaşamımda da gördüm. Bedavaya gelen hizmetin de önerinin de, reçetenin de kabul değeri çok düşük. Bir bedel ödememiş isen bildiğini uygulamakta yetersiz kalıyorsun. Bu nedenle yazımın girişinde “güç bilgide değil onu uygulayabilmekte” dedim ki uygulama gücü için de bir bedel ödeyerek “cost/benefit > masraf/yarar” hesabı yapabilesin. Yarın diyetisyen ile görülecek hesabımız var. Bakalım verdiği bu liste ile, her zamankinden daha fazla proteinin yer aldığı bu beslenme düzeyi ile ürik asidimiz düşecek mi ? İnşallah. Bakalım on beş gündür ağzımıza sürmediğimiz baklagil (başta kuru fasulye) ve patates ikinci yarıda programa girecek mi ?

Ben “diyet” sözcüğünü, ilkokul okumalarında Ömer Seyfettin’in öyküsünde, Koca Ali’nin kolunu kesip gitmesinden anımsıyorum (https://www.bilgicik.com/yazi/diyet-omer-seyfettin/). Pazar akşamı keyfin zirvesindeyken düşünceleri doğru aktaramadığımı, yanlış sözlerimi görünce uykusuz gecelerin pek çok nedeni olabildiğini anladım. Kemiksiz organların nasıl bir dert kaynağı olduğunu bir kez daha yaşadım. Olmadık sözleri söyleyen siyasetçilerin ertesi gün “yanlış anlaşıldım” demeleri gibi değildi benim  yaptığım. Yanlış anlaşılmadım; yanlış anlattım. Hata yaptım. Ciddi bir hata yaptım. İşte tam bu noktada hata ile ilgili iki söz aklıma düşüyor:

*Birincisi; “İnsan en büyük hatasını en iyi bildiği konuda yaparmış”. Çünkü iyi bildiği konunun oluşturduğu alışkanlık kolaycılığında kontrol mekanizması zayıflayınca “tüh Allah kahretsin !” dediğinde iş işten geçmiş oluyor. Geri gelmeyen üç şeyden birisi “ağızdan çıkan söz”. Bereket ki karşılıksız sevgilerimiz güçlü ve niyetimizin safiyetinden kuşku duymuyoruz. Bereket ki aramızda tam bir açık, şeffaf iletişim var ve anında, küllenmeden “üzme kendini” diyor ses ve sözler içtenlikle… “Sen babasın” dese de teselli sözcükleri, baba olan daha dikkatli olmalı ve benzer hatalardan sakınmalı. Dil zekası (LQ) gelişmiş olmalı. Kendini bilmeli. Molla demelerini beklemese de ağır olmalı.

*İkincisi; “kendi hatasını affetmeyenin bütün hataları affedilirmiş”. Bundan amaç hatadan ders almak ve hatayı tekrarlamamak. Şöyle bir geriye bakıp kendimi sorguluyorum da, yaşam gölünün karşı kıyısı görünürken, yetmiş üç yıla benzer hatalardan birkaç tane sığdırdığımı görüyorum. Ben bunu çok yapmıyorum; ama sonuçta yapıyorum. Tıpkı şarkıda dediği gibi “Benim de canım var; ben de insanım” ve “hafıza-ı beşer nisyan ile malûldür”. Yani, “İnsan belleğinin unutkanlık hastalığı vardır” der özlü söz ki benim buna itirazım var. İtirazım ne ?

Ya, “unutmak” olanaklı olmasaydı ! Yaşayamazdı insan. Kahrolurdu. İçindeki kavgayı aşamazdı. Biterdi. Unutabilmek bence hastalık değil Allah’ın bahşettiği bir şans. Kuşkusuz her şeyi değil. Yine de neyi unutmalı, neyi unutmamalı ayırdına varmak zor olabilir diye ben hemen her şeyi yazıyorum. Neden yazıyorum ?

İki nedenden dolayı yazıyorum. Birincisi unutmak için yazıyorum. Böylece birilerine anlatmak yerine defterime yazarak kendimi, aklımı sıfırlıyorum. Daha doğrusu sıfırlamaya çalışıyorum. Hepsinden bir iz kalıyor. Bunlar da çoğu zaman takıntılı keşkelerim, pişmanlıklarım oluyor. Son birkaç yıldan üç pişmanlığım var aklımdan çıkmayan. Bunlar Cango’yu gecenin yarısında, kapımın önünde iki canavar Kangal’a karşı koruyamamak; diğeri kapının önündeki teknenin motorunu söküp içeri taşımayıp çalınmasının göz göre nedenlerinden biri olmak ve gül gibi C4Exc yerine Cactus’lenmek. Sonuncusu sadece varlık şımarıklığının bir sonucu ki işte tam bu noktada John Gerzema’nın TED Konuşmasını (2009/ Kriz sonrası tüketici) düşünüyorum. Bir yıl önce yaşanan kriz (2008 ABD) ile 13 trilyon dolarlık servet kaybına tüketicinin katkıları ve sonrasında yeni ufuklar açacak bir başlangıç noktası oluşturmak yaklaşımı dikkatimi çekmişti. Bu dikkatim “C4Exc>Cactus” e geçerken hem attan inip eşeğe binmek ve hem de altıbin dolardan olmak nedeniyle ilgiye döndü. Bu ilgi ile Bay Gerzema’nın konuşmasını satır satır izleyip defterime tüm sözlerini yazmıştım. O konuşmadan aklımda kalan, tüketiciye önerileri ve  satır başları:

*Krizin öğretileriyle, yeni bir rotaya kılavuzluk et.

*Tüketici olarak endişelenmeyi bırak harekete geç.

*Krizde petrol fiyatı 150$ dan 50$ a düştüğüne ve pazarın dinamikleri yeniden oluştuğuna göre tüketici olarak güç kazandın ve şimdi bankalar gibi, şirketler gibi tüketici de tasarruf oranını yeniden arttır.

*Bay Gerzema’nın “50/20 Formülü” var. Yıllık tasarruf oranlarının %10 a ulaşması 50 yıllarını almış. Son 20 yılda ise “tüketim çılgınlığı” ile eksilere düşmüş. Har vurup harman savurmuşlar (Buradaki “har” buğday başaklarını ezerek danenin kavuzdan ayrılmasını sağlayan çakmaktaşlı döveni çeken “eşek” olsa gerek. Gerçi ben atla çeken dövene binmiştim; hatta Ümit de binmişti; Enstitüde bir arazi çalışması yaparken. At yerine eşek denmesi belki de benim “C4Exc” yerine Cactus’lenmemden dolayıdır).

*Krizi tetikleyen nedenlerden biri de bu savurganlık olup kişisel borç gelir oranı son 15 yılda %65 den %135 e çıkmış (Ülkemde de aynı. Krizin nedeni biziz; bir tüketiciler).

*Bay Gerzema 1919 dan 2009 a kadar uzanan sürece ait bir grafik gösteriyor ve diyor ki “batıyoruz; evlerimizi de çocuklarımızın da geleceğini ve eğitimlerini borçlanıyoruz” ve

*”Ama tüketiciler artık değişti”…diyor.

Evet Bay Gerzema’a gelmeden önce ben iki nedenden dolayı yazıyorum demiştim. Birincisi unutmak için yazmaktı. İkincisi ise anımsamak için yazıyorum; unutmamak için yazıyorum. Bu bir çelişki mi ? Bence değil. Yazınca unutuyorum. Daha doğrusu zihnimi boşaltıyorum. Anımsamak istediğimde yazdıklarıma bakıyorum.

Sarı defter

Enstitüdeyken bir çizgisiz, sarı yapraklı defterim vardı. Kimbilir ne zamandan kalmış. Çok eskilerden olmalı. Çünkü kimi defterleri uzun süre saklarım. Örneğin Fakültede Makine dersi için kullandığım kalın, on altı formalı defteri ilk okul beşinci sınıfta babam İzmir Fuarından almıştı ve defteri üç bölüme ayırıp “imla, tahrir, kompozisyon” yazmıştım başlarına Türkçe dersinde kullanırım diye. O defteri ilkokuldan Üniversiteye kadar kullanmadan saklamıştım. Şimdi Çeşme çatıda da boş defterlerim vardır ne için sakladığımı bilmeden öylesine duran. Sarı deftere döneyim. İlkokulda kullanırdık. Bu defter bana son aldığım kitabı anımsattı. Aralık ayı kitabı olarak yine Pakize Türkoğlu’ndan seçim yaptım ve “Tonguç ve Enstitüleri”, “Kızlar da yanmaz” dan sonra bu ay “Kısa süren hasat” kitabını aldım. Onda da geçiyor kırklı yıllarda sarı defterin kullanılması. Çizgisiz ve sarı renkliydi yaprakları. İşte o sarı yapraklı defteri Enstitüde Komite toplantıları sırasında not almak için kullanıyordum. Sevgili Mine’nin rahmetli Dr.Saydam’la bir tartışmasında “Çizmenin boyunu aşma” uyarı sözlerini kaydettikten sonra “Çizmenin boyu ne kadar acaba ?” diye de bir not düşmüştüm. Bu defteri ortada bırakırdım. Kapağında şu not vardı: “Okumayın. Dokunabilir”. Böylece yazardım ama şimdi bloğumda olduğu gibi yayımlamadığım için yazdıklarımdan kendimi sorumlu tutmazdım. Ne var ki; Pazar akşamı kemiksiz dilin ağızda dolanması ve keyfin zirvede olmasının kontrol eksikliğinde yanlış anlaşılmak değil doğrudan doğruya yanlış söylemekle keyfimin düştüğünü; vigorumun azaldığını ve bugün yaptığım uzun bir yürüyüşte düz çizgide yürüyemediğimi gördüm. Biraz daha zaman gerekli ve bu arada birkaç diyeti birlikte yürütmeliyim (mide diyeti sürüyor; ruh diyetinde dualarım artıyor; yürek diyetimde sevgilere sığınıyorum ve akıl diyetinde düşüncelerden arınmaya ve dil diyetinde daha az konuşmaya çalışıyorum).

Yazım fena uzadı. Lastik gibi oldu. Bir o yana bir bu yana kaydı. Şakulü de kaydı mı bilmem. Yazımın girişindeki öyküye döneyim ve kadının kocasına verdiği yanıtla satırlarıma son vereyim:

…Doktor erkek hastasını muayene ettikten sonra, adamın eşi ile özel konuşmak istediğini söyledi. Adam dışarı çıktıktan sonra, kadına ciddi bir sesle durumu anlatmaya başladı: “Eşinizin hastalığı ciddi” dedi. “Korkunç bir stresi var. Söylediklerimi uygulamazsanız bilin ki ilk gerginlikte ölecek” Sonra devam etti: “Her sabah mükemmel bir kahvaltı hazırlamanız gerekli… Neşeli olmasına dikkat edin. Öğlen için de yanına çok iyi bir yemek vermelisiniz. Dört başı mamur bir menü… İş yerinde onu yesin. Akşam yemeği olarak ya yumuşacık bir biftek ya da bonfile hazırlayın. Bol sebze garnisiyle… Haftada iki akşam da mükellef bir balık…Rakısına bir adet buz yeterli… 35liğin yarısını geçmesin. Keyiflenir de bir duble daha derse bırakın içsin. Böylece gevşer biraz daha. Konuşurken sakın keyfini kaçıracak konulardan bahsedeyim demeyin. Özel sorunlarınızı da kesinlikle açmayın. Yoksa kötüleşiverir. Kendinize mutlaka dekolte bir kıyafet seçin. Bakımlı olun. Yanına oturup sırtını ovun. Televizyonda maç seyretmesi için her akşam teşvik edin. Siz de yanına sessizce oturup kırmızı şarap servisi yaparsanız fevkalade olur. En önemli nokta da şu: Haftada birkaç akşam seks yapın ve onu her bakımdan tatmin etmeye bakın…Eğer bu söylediklerimi aksatmadan bir yıl kadar uygularsanız, sanırım kocanız o zaman iyileşip normal hayatına dönecektir ve uzun bir mutlu yaşam sizi bekleyecektir”. Eve dönüş yolunda koca eşine sordu: “Doktor ne dedi sana ?” Kadın kısaca cevap verdi: “Ölecekmişsin ! … ”

Sonunda hepimiz öleceğiz. İnsanlar iki şeye mecburlar; birincisi ölmeye, ikincisi ise ölünceye kadar yaşamaya. Yaşamda sağlık ve esenlik içinde, açık ve aydınlık yollarda, diyetin her türünde keyifli ve huzurlu yolculuklarınız olsun.

Öykücü