Yaşam Büfesinde “SS’lerin Arka Bahçesi”

“…Ayının bildiği kırk türkü, kırkı da bal üstüne (1987 > 2016 ve sonrası)…; SSTC den önce ve sonra, 1987 Kırılma Noktası > Dama çıkan kedi yavrusunun (encik) sex anlayışı ve Uludağ’daki konserveciler (1986)…; Çanakkale 2003 Günay’ın tanımı: Soru Sorarak Tabii ki Canım…; Kuşadası-Pine Bay’dan sonra Serdar Beyin İstanbul seyahatine ait feedback’indeki heyecanlı sesi: Soru sorduk ve işi bağladık…; Hayattan rengi alın geri neyi kalır ki ?…; (3Dx2p)+4H=10S < 5x2S (SS)lerin Arka Bahçesi…

14 Eylül 2016 Çeşme (MNC > 58/70)

(NOT: Aşağıdaki yazıyı 13 Eylül günü yazmıştım. Bayram trafiğinden dolayı yayıma geç girdi. Ogün yayımlayabilseydim eğer bugün yukarıdaki fotoğraftaki görüntünün öyküsünü yazacaktım: Eylülün 3 Müjdesi” çerçevesinde. İnşallah yarın)

“Eylülün 3 Müjdesi > 14, 19 ve 27” > Binlerce şükür

Merhaba

İki yıl kadar önceydi. Kızım Pınar’la Çeşme-Marina’daki D&R’a gitmiştik torunum Barış’a birşeyler (neler olduğunu anımsayamıyorum) almak için. Bana da birşey isteyip istemediğini sorduğunda bir kitap istemiştim; hem de özel bir kitap. Daha önce İzmir Kordon’daki bankanın satış yerinde görüp de paraya kıyıp almadığım bir kitap (YKY’dan 31nci baskısını yapmış olan, Tarık Demirkan’ın derlediği 507 sayfalık “Hergüne Bir Masal” isimli bir kitap) ki çatıda özenle koruma altındadır. Her ülkeden derlenmiş, öykülendirilmiş ve zenginleştirilmiş mesajlarla yüklü ve daha çok biz yaşam gölünün karşı kıyısına yaklaşmış deneyimli çocuklar için… Kuşkusuz meraklısına. Meraklı olan kimdir ?

Ben masalları çok severim. Rahmetli annemden kalan klasik masal “Tülü Kuzu”dur ve yalancıya kanmamak adına, dikkatli olmak adına beni çok etkilemiş olan bu masalın sonundaki “Yan geber; yan geber…” sözlerini öyleine bağırarak söylerdim ki sanki hain kurt karşımdaydı. Bugün de ekranlarda adam gibi görünen, Sapiens’e benzeyen ve yüzleri asla gülmeyen, meymenetsiz suratların birbirlerine “yan geber” demelerine hiç benzemezdi benim çocukken hain kurda duyduğum öfkemin yansıması. Aynı şekilde ellili yılların başlarına doğru hangi Türk filmini izlediysem (çocukken sinemaya gitmemiz öyle kolay bir iş değildi ve rahmetli babam taa lise yıllarıma kadar sadece tarihi filmlere gitmeme izin verirdi; çocukluğumdaki o film de tarihi bir film olsa gerek) filmden sonra ellerimi göğüs kafesime davul gibi hızlı hızlı vurup “Hürriyettir adımız feda olsa canımız yaşaın vatanımız” diye sokaklarda söz dinlemez bir divane gibi bağırarak koşturmam da annemi üzer ve bana dönüp “vurma öyle iman tahtan kırılacak” derdi. İman tahtam kırılmadı ama 2000 yılının güzel bir Nisan gününde iman tahtamı doktorlar kestiler ve kablıoları yenilediler. Çok şükür, bin şükür onaltı yıldır iyi gidiyorum ve iman tahtama zaman zaman hafif vuruşlarla çocukluğumun anılarını yaşıyorum.  Yazımın girişi ile çocukluğumun anılarından ortak bir çerçeve yaratabilecek miyim ?

İnşallah. Heryıl doğum günü kutlamalarım ikircikli geçer ve kafa kağıdım 20 Ocak derken annemin sağlığında ve annemin öğretilerine gönülden, yürekten bağımlılığımdan dolayı Nezuş’un inançlı ısrarlarıyla 17 Ocak günü doğum günü olarak kutlanır. Benden bir gün öncedir torunum Barış’ın doğum günü de…Ancak her yıl aklım takılır “aman günü kaçırmıyalaım” telaşıyla benden bir gün öncesi 16 Ocak mıdır yoksa 19 Ocak mıdır ? diye. Şimdi sevgili Pınar’ın hediyesi olan kitabın 17 Ocak sayfasındaki Japon masalını buraya alayım ve masaldaki mesajla “SSlerin Arka Bahçesi” ne ulaşmaya çalışayım. Bakalım nasıl bir tadı olacak ?

“…Bir zamanlar Dankuro ve Takuro adlarında iki kardeş yaşarmış. Dankuro büyük kardeşmiş. Zenginmiş zengin olmasına ama son derece aptalmış. Küçük kardeş Takuro ise çok fakirmiş, ama çok kurnazmış (Nedense masallarda küçük kardeşe her ülkede böyle bir rol biçiliyor ve böylece altı satın alma dürtüsünden “kazanç sağlamak / to make a gain” dürtüsünü etkinleştireceği fırsatlar sunuluyor). Takuro birgün çay demlemek için su kaynatıyormuş. Ama çaydanlıktaki su fokurdayıp taşırmaya başlayınca Takuro çaydanlığı ateşten kaldırıp yere koymuş. Tam bu sırada kardeşi Dankuro ziyarete gelmiş. Dankuro ateşin üstünde olmamasına rağmen suyun hâlâ kaynadığı çaydanlığı görünce şaşkınlıktan ağzı açık kalmış. “Demek senin böyle sihirli bir çaydanlığın var” demiş Dankuro “Kendiliğinden suyu kaynatıyor.” “Evet” demiş Takuro. “Bu sihirli bir çaydanlık. Suyu içine koyduğun anda kendi kendine ısıtıyor. Ateş gerekmiyor. Ama bu çok nadir ve pahalı bir çaydanlıktır.”

“Bunu bana satmak istemez misin ?” diye sormuş Dankuro heyecanla “Ne kadar istersen vermeye hazırım.” Anlaşmışlar ve iki altına çaydanlığı satmış Takuro. Dankuro sevinçle evine gitmiş ve karısına sihirli çaydanlığı ne kadar ucuza aldığını anlatmış. Çaydanlığı temizleyip içine su koymuşlar. Sonra masanın üstüne koyup suyun kaynamasını beklemeye başlamışlar. Ama çaydanlıkta hiçbir değişiklik olmuyor, su ısınmıyormuş bile. Dankuro öfkeyle kardeşinin evine hesap sormaya gitmiş. “Ama sen bu çaydanlığı ovmuşsun galiba” demiş kardeşi Takuro “Çok yazık, çok yazık. Çünkü çaydanlık ovulup parlatıldığında sihri kaybolur. Bunu sana söylemeliydim.”

Bir başka sefer, Takuro ahıra, samanların ve at dışkılarının arasına iki altın para bırakmış. Ağabeyi Dankuro ahırda altınları görünce Takuro’nun altın dışkılayan bir atı var sanmış. O atı kendisine satması için diller dökmüş. Sonunda atı on altına satın almayı başarmış. Yolda da Takuro’yu nasıl kolayca kandırdığını, bu atın dışkıladığı altınlarla ona ödediği parayı on günde çıkaracağını hesap ediyor ve çok seviniyormuş. Evde bu değerli at için hemen yeni bir ahır yaptırmış. Yerleri ahşapla döşemiş. Sonra atın dışkılamasını beklemeye başlamış. Ama nafile ! Bu atın dışkısının diğer atlarınkinden bir farkı yokmuş; altın dışkılamıyormuş. Hırsla kardeşinin evine gitmiş. Ona kendini kandırdığını, bu atın da diğerleri gibi sırada bir at olduğunu anlatıp parasını geri almak istemiş. Ama kardeşi sakin bir sesle şunu sormuş: “Bence sen at için yeni bir ahır yaptırdın ve yerleri tahtayla kaplattın, değil mi ? Oysa bu atın toprak zeminli bir yerde kalması gerekiyordu. Bir kere bile ahşap zemine basarsa, bütün sihrini yitirir. Ne büyük hata yaptın, ne büyük aptallık ettin ! Sana hergün altın verebilecek olan sihirli atı ne hale getirdin !” demiş.

Dankuro hiç cevap vermeden evine dönmüş ve uzun uzun düşünüp sonunda, kolay yoldan birşeylere sahip olma hevesinden vaz geçmeye karar vermiş…”

Bu tür kardeş odaklı masalları düşününce yanlış bir mesaj aktarmaktan korkarım. O da bizim (Copcular; Copculaşmak; C13) ilişkilerimizde güzelliklere tümüyle ters olan bu mesajlara yer vermiş olmamın için huzursuzluğudur. Daha açık sözlerle, sözcüklerle. Biz (1966>2016) çocuklarımızda, onların birbirleri (ve bizlerle) olan ilişkilerinde ne çocukken, ne evlenip ebeveyn olduklarında, ne uzakken (Bursa, Aydın) ve ne de yanyanayken (Mavişehir ve Çeşme Seyir Tepeleri) beraberliklerinde hiçbir ilişki, sevgi, beraberlik sıkıntısı yaşamadık. Binlerce şükür ki ne ilk ikisi (üç yaş fark ve devlet memurluğunun sıkıntıları), ne ilk ve üçüncüsü (15 yaş fark kı özel sektör sıkıntılarının acımasızlıkları) arasında ne bir tartışma, ne bir paylaşamama ve ne de yükselen bir ses gördük. Görmedik. Daha ne ister insan. Nezuş kızıyor “yazma böyle şeyler nazar değdireceksin” diyor. Sizce nazar neden değer ? Ben bu maslaı sadece doğum günüm olan 17 Ocak sayfasında yer aldığı için mi yazdım ?

Amacım SSTC Ustalık yolculuğunun temel mesajlarından birini vurgulamak (yazımın girişindeki kırk türkü ve kırkı da bal üstüne demek bu demek). İşte bizim SSTC Öğrenme yolculuklarımızda otuz yıldan bu yana şu kavram birkaç dilde yer alır: “Emeksiz yemek olmaz > No gain without pain > Quae nocent docent” ve bir söylenişte belleğine kazınan bu kavram oğlum Kerem’in 2013 yılındaki Teknoloji Zirvesi’nin “Fark Yaratan Şriketler Paneli”nin kapanış konuşmasının özünü, odağını, çerçevesini oluşturmuştur. Yukarıdaki masalın özü de Bulgar masallarının klasiklerinden olan “Ayı ile Tilki” nin öyküsüne ne kadar çok benzemektedir. Şimdi akıllı olmakla, kurnaz olmakla ve RAW (Cevher) olmakla bütünleştirip bu 17 Ocak masalıyla “SSlerin Arka Bahçesi”ne göz atalım. Bakalım neler çıkacak karşımıza ?

1.Orijinal SSTC (~1980>~2000): Selling Skills Training Course / Satış Becerilerini Geliştirme Eğitimi > Global bir bakış; gelişmiş ülkelerdeki alıcı-satıcı ilişkilerini Dr.Stronk (1929) un öğretileriyle çerçevelendirmek.

2.Modifiye SSTC (~2000-2009): Self Style by Trained Competence / Eğitilmiş Yetkinlikle Özgün Tarzınız > Satıştan öteye yaşam becerileri ve her tür gelişme ortamına adapte edilebilen “acta non verba / laf değil eylem” bakışının temel prensiplerini özgünleştirmek.

3.SS’lerin Arka Bahçesi: Başarı formülümün çıktısı olan “10S” i ikişerli gruplara ayırmak ve;

3.1.SS(RAW): Self Style: Mutlaka diğerlerinden daha iyi yaptığınız birşey(ler) vardır; Sizi siz yapan özgür değerlerinizi etkinleştirmek > Kendini sorgulamak; farkındalığı geliştirmek; sahip olduğu değerlerin farkına varmak;

3.2.SS(MAS): Sound & Step: Söz ve eylem bütünlüğü > ISO kriterlerine bakmak > Programlı olmak;

3.3.SS(IZF): Strong & Sustainable: Vurucu ve kalıcı etkiler yaratmak; sürdürülebilirliği sağlamak (regularity & continuity) > Emeksiz yemek olmaz.

3.4.SS(DOD): Sales & Support: Herşey satış ya doğrudan ya da dolaylı olarak; ya frontline (cephe)dasındır gerçek bir satıcı olarak ya da geride (backoffice) desindir “kesintisiz kolaylık” sağlamak için;

3.5.SS(BEE): Success Stories: Herşey öyküsüyle satılıyor; öyküler satılıyor; öyküler sattırıyor > İyi bir öykücü müsün ?

İşte benim 4/48/71 yılda damıttığım başarı formülümü COPCUlaştıran beş temel öyküm ve ana mesajları (ki hepsi SSlerin Arka Bahçesinde yeşermiş, şekillenmiş ve yerleşmiştir):

C > Creativity (Yaratıcılık) > Dağı delen karınca > Formülümdeki D3 > Dedication (Adanmışlık);

O > Opportunity (Fırsatçılık) > Cama konan kırlangıç > Formülümdeki D1 > Determination (Kararlılık);

P > Productivity (Verimlilik) > Spartaküs Sendromu > Formülümdeki “2P” (Israr ve İnat) > Gölge Etkisinden sakınmak;

C > Competence (Yetkinlik) > Konya’lı Mehmet > Formülümdeki “4H” (Ankara’ya gidebilmek) > Acta non verba (Laf değil eylem);

U > Uniqness (Teklik; Özgünlük) > Amasya’lı Ahmet (aslında Mehmet’ti ama Ahmet’e çevirdim Konyalıyla karışmasın diye)

Sözün özü; yaşamda shortcut (kestirmelerle) kalıcı bir başarı (ve keyif) elde etmek olası değil eğer “Arka Bahçe” sağlam değilse; emeksiz yemek olmayacağına göre ve acı yoksa kazanç da hak edilmeyeceğine göre (dualarımdaki hakedilmiş beklentilere hayırlı ise kavuşmak) bayramın ikinci gününde ülkemdeki sorun odağının çerçevesinde, gölgesinde kalıp da ömür törpülememek için ustalık yolculuklarınızın hep aydınlık yollarda sürmesini diliyorum.

Öykücü