“…Öğrencisi “Tabii efendim” deyince genç adam da daha zayıf bir sesle “Tamam” dedi.. Oyun baÅŸladı. Her ÅŸeyi en iyi yapan, her ÅŸeyde en baÅŸarılı genç adam boncuk boncuk terliyordu. Yaptığı her atak, bilgenin öğrencisi tarafından ustaca savuÅŸturuluyordu. Genç adam terlemeye devam ediyordu. Bir süre sonra savunmaları düşmeye baÅŸladı. Öğrenci, usta hamlelerle genç adamı sıkıştırmaya baÅŸlamıştı…Genç adam bir an bilge kiÅŸiye baktı. Gözleri korku doluydu. Bilge kiÅŸi birden bir el darbesiyle satranç masasını devirdi: “Tamam bitti ! Hiç kimsenin kafası kesilmeyecek“. Genç adam önüne bakıyordu. Bilge kiÅŸi konuÅŸtu: “İşte tekrar tutkuyu yaÅŸadın, dikkatini toplamayı öğrendin, hiç kimseyi küçümsememen gerektiÄŸini gördün, her an ölümün yanında yaÅŸadığın için her ÅŸeye deÄŸer vermen gerektiÄŸini anladın”. Sonra bilge ve öğrencisi yere düşen taÅŸları birlikte toplayıp kutusuna koydular…”
Merhaba
Önceki yazımda söz verdiğim gibi öykünün devamını bu yazımda paylaştım. Yazılarım an geliyor sıklaşıyor. Çünkü aklımın kıvrımlarında günlük olayların, olguların, küçüçük ilişkilerin uyardıklarının etkisi artıyor ya da ardışık bağlantılar gelişiveriyor. Nasıl mı ?
İki gün önce “Havagazı Gençlik Merkezi (HAGEM)” deki konuÅŸmamın öncülü olan Utku’nun 3 Öyküsünden bakın neler çıkıyor ? İlk aklıma gelenler (top of mind):
* Elmanın iki yarısı (ye-öğren > ve “özümse-uygula”);
* Sahneye kaldırılan 9 kiÅŸi ve 8 elma; Kubilay’ın boÅŸ elinde ısrarla “benim elmam kırmızı” deyiÅŸiyle Utku’nun “hangisi farklı” sorusuna yanıt arayışlarına örnek sunması; özümsenmiÅŸ kırmızı elma ve esas olan soru sormak/sorgulamak;
* Mihmandar öyküsünde hazırlığın önemini vurgulamak; kendini tanımak (awaeking yourself) ve seçenekleri artırıp (yabancı hocada mülakata girme ÅŸansını zorlamak), daha doÄŸru kararlar vermek (benim lisanım mihmandarlığa yetmez siz beni danışman yapın deyiÅŸiyle “sen seni bil sen seni, bilmez isen sen seni patlatırlar enseni” sözlerini anımsatmak);
* Otopark sorununu çözmede, çözüm arayışında etki ile tepki arasındaki özgürlük alanında çatışmayı önleyici proaktif tavırları oluşturmak ( ki en iyi çatışma yönetiminin çatışmaları daha baştan önlemek olduğunu vurgulamak) ve üç öyküyü anlatırken şu becerileri defalarca, ustaca kullanmak:
* Beden dili;
* Sesin tonu;
* Gülümseyen yüz;
* Sürekli, kısa, keyifli sorularla ilgiyi hep canlı tutmak;
* Dinleyecilerin açtıkları kabul kapılarına göre gündemini hep esnek tutmak
ve daha nicleri. Bravo. Kutlarım.
Sohbetin sonlarına doÄŸru ikimiz arasındaki farkı “10S” in ilk “2S” ni anlatırken “Self Style/Özgün Tarz” a vurgu yaparken özellikle dillendirmekten kendimi alamayacağım. Buna ait video karesini de bir diÄŸer yazıma eklerim.
Demem o ki; Utku öykülerin gücünü kullandı. Elma metaforunu SSTC den baÅŸlayıp yaklaşımlarının pek çok yerine ustaca monte etti. Metafor kullanmanın ya da anoloji yapmanın önemini gösterdi; gösteriyor. Tıpkı Jim Amcanın “İyiden Mükemmele” isimli iÅŸ kitabındaki “Yumurta > DeÄŸiÅŸim nasıl olmaz ? ; Volan > DeÄŸiÅŸim nasıl olur ? ; Kirpi > Motoru döndüren ne ? ; Otobüs > Kimlerle yola çıkıyorsun” dört metafor ve dört temel soruya yanıt arayışı gibiydi Utku’nun “Elmacı Mihmandar Atilla”sı.
Åžimdi satır arasına takılı kalan aklımı sıyırabilmek için bir soruyu ben de netleÅŸtirmek istiyorum. Neden önce “Yumurta” ve “Ne deÄŸildir ?” sorusunun yanıtı ve ondan sonra “Volan” ve “Nedir ?” sorusu ikinci sıradadır ? Bunun yanıtı çok basit ve yaÅŸamın içinde de çok yaygındır. Ben bunu hep “cıvata-somun” ikilisinin birbirine tam olarak uymasının saÄŸlanmasına benzetirim. Ben lise yıllarımın yaz tatillerinde Sevgili Şükrü gibi Fransa’ya gitme ÅŸansım (!) olmadığı için Çankaya’da yedek parçacıda çalışarak üç beÅŸ kuruÅŸ kazanmaya çalışırdım (yine altmışlı yıllara döndü öyküm. Bugün 1972 den bu yana 25 yıllık Kanada serüveninden sonra ABD de Florida’lı olarak Sam’leÅŸen-Şükrü’nün öyküsü de pek öyle yabana atılacak konu deÄŸildir; eÄŸer “no gain without pain“e inanıyorsanız). Somunu cıvataya diÅŸ kapmadan doÄŸru takmak isterseniz önce ters yöne çevirmeniz gerekir ki ilk diÅŸ “tık” diye yerine otursun. Aksi halde iÅŸe düz yolla baÅŸlarsanız diÅŸ kapabilir; siz bunu ilk anda anlayamazsınız ve sıkıştırmayı sürdürürseniz o somun ve cıvatadan hayır gelmez; iÅŸe yaramaz; çöpe atın gitsin. Bu nedenle önce “Ne deÄŸildir ?” diye iÅŸe baÅŸlamak ve gereksizleri elemek daha doÄŸrudur. Prof.Kendrick’e de bitki koruma yöntemleri konusunda “IPM nedir ?” diye sorduklarında o ilk önce “IPM ne deÄŸildir ?” diye söze baÅŸlardı. Bunu bir zaman kaybı olarak görmeyin. Bunu “Kulağın nerde ?” diye sorulan soruya sol elinle saÄŸ kulağına, uzun yoldan gösterme, oyalama taktiÄŸi olarak görmeyin. Bunu azıcık da Nasreddin Hoca metodu olarak düşünün ve hocanın eÅŸeÄŸe neden ters bindiÄŸini bu yaklaşımla anlamaya çalışın. Ben de öyle yapmaya çalışıyorum yaÅŸam gölünün karşı kıyısına yaklaşırken attığım kulaçlardan kimi zaman ürksem de… Her ÅŸey olacağına varıyor (kuÅŸkusuz kendi katkılarımız ve her zaman farkına varamadığımız “Kelebek Etkileri” ile).
Tam bunları yazarken telefonum çaldı. Tıpkı beÅŸ yerine dört vakit namazı kılıp da köyün imamını ÅŸehre müftüye gönderen “aman hoca ne olur dört deÄŸil üç vakit olsun ÅŸu günlük namazların sayısı” diye köyün yamacındaki yolda merakla bekleyen ahaliye hocanın uzaktan havaya kalkan kolu ve dirseÄŸinden doksan derece kıvrılarak yumruk yapılmış eliyle verdiÄŸi mesaj gibi bir sonucun çarpıcı etkisi altındayken bu telefon görüşmesi beni yeni bir test konusuna götürdü. O da ÅŸu “Bugün en ağır ödediÄŸimiz prim hangisidir ?”. Çağımızın en ağır primi; pekçok kez ödediÄŸimiz ? Yunt Dağındaki kanatlar da dahil…
Umarım ki öğrenme ve ustalık yolculuklarımız bizi benzer ağır primlerden korur. Sağlık ve esenlik dileklerimle.
Öykücü












