Mustafa COPCU » Blog Archive » YaÅŸam Büfesinde “Mesafe”

YaÅŸam Büfesinde “Mesafe”

“… “Algı” denilince, üzerine kitap yazılabilecek bir derinlik görülebilir. Esasen “algı” belirleyendir. Algıyı yöneten pazarlamanın önemli bir adımını tamamlamış sayılabilir… Endenozya insan merkezli yaklaşım ile maneviyat karakterinin meydan okumalarıyla baÅŸa çıkabilmiÅŸ bir ülkedir... Karanlık koridorda koÅŸarken gülümsemiÅŸ. Kendisi henüz farkında deÄŸilmiÅŸ, ama ruhunu besleyen bir ÅŸeyi keÅŸfetmiÅŸ aslında. Artık bazı ÅŸeyleri oluruna bırakıyor, ne olduÄŸunu bilmese bile kendisini bekleyen ÅŸeylere güveniyormuÅŸ… Gerçek benliÄŸin uyanışı sadece karanlıkta görülebilir demiÅŸti baykuÅŸ. Ping gözlerini yumup karanlığa daldı. Sadece ruhunun deÄŸil, kalbinin de bu arayışa ihtiyacı vardı. Öğrenci, öğrendiklerinin altından kalkabilen kiÅŸidir… Åžef Penguen Profesörün eseri olan sunuma tekrar göz geçirdi. Aslında çok güzel yapılmıştı ama koloninin mesajı anlamasını saÄŸlamanın çok zor olacağını aklından çıkaramıyordu. EndiÅŸeli, aklı baÅŸka yerde, şüpheci, geleneklere baÄŸlı veya hayal gücü olmayan yaratıcılıktan uzak kuÅŸlarla nasıl konuÅŸurdunuz ?…”

Merhaba

Dün ÇeÅŸme’de yazamadım. Özel konuklarım vardı. Konuklarımın iliÅŸkilerini güçlendirmelerine katkımız olsun istemiÅŸtik. ZenginleÅŸtirilmiÅŸ ve özgün kılınmış bir sofranın etrafındaydık. Onun hazırlıkları zamanımızı almış; huzurlu yorgunlukların sessiz sohbetinde yazıya vakit kalmamıştı. Düne düşünce düzeyinde de hazır olmaya çalışırken olur ya, DANS etmek gerekebilir diye senaryolar da aklımı dolduruyordu. Güzel bir gündü. Adına limonluk dediÄŸim hareketli camlarla kaplı bölmenin içinde hem hava hem de ambians sıcaktı. Demir ve İrem’le çatı keyfine de zaman kalmıştı. Bir kalem demeti 2-5 yaÅŸ aralığına bu kadar mı haz verebilirdi ! O güzellikleri görüp şükrüm bir kat daha arttı Hürriyet’in pazar ekindeki sevgili AyÅŸe Arman‘ın özel konuÄŸu ile yaptığı saÄŸlık odaklı hüzünlü sohbeti okurken ruhum burulsa da… Altı ay kadar önce hocama yıllık toplantımız için çaÄŸrıda bulunmuÅŸtum. Basında gördüğüm fotoÄŸraflardaki görüntüden ürksem de böylesi ciddi bir saÄŸlık sorununu ona konduramıyordum. Birkaç sene önce İtalya yollarındaki ekstra turlara çıkarken elimde “Tazesi Makbuldür” vardı. Ondan birkaç sene önce de kırmızı tulumları sahnede giydirirken sunumlarımı “Mor İneÄŸin Akıllısı” ÅŸekillendiriyordu. İkisi arasındaki bir zaman dilimine de “İnovasyon” konulu İstanbul konferansına Bursa’dan uzanıveriÅŸim sıkıştırılmıştı. Arabamda hâlâ bitiremediÄŸim “Bana Bi Akıl Ver Hocam !” kitabı duruyor sayfalarını karalamaktan usanmadığım. Allah ÅŸifalar versin.

Yazım hafta sonunda olmayınca ve Pazartesi günleri haftayı ÅŸekillendirecek gündemle dolu olunca bu kez yazımın giriÅŸini dört farklı kaynaktan alıntılardan oluÅŸturdum. Mavili ilk kısım Capital’in Nisan 2011 sayısının ekindeki bir kitapçıktan alıntı. Bu ödünç almaya neden olan “algı” sözcüğü oldu. “Algı” sözcüğünü çok severim. Vaziyeti kurtarmanın kolay yollarından biridir. “Algı”yla ilk resmi temasımda onbeÅŸ yıl kadar önce SSTC öğrenme yolculuklarımı zenginleÅŸtirirken Dr.Hardmeyer‘in “Liderlik ve Performans Yönetimi” odaklı toplantılarındaki bir İngilizce tümcesiyle olmuÅŸtur. Aynen şöyle dediÄŸini anımsıyorum : “Perception is an individually interpretation of reality / Algılama gerçeÄŸin bireysel yorumudur”. “Gerçek ve DoÄŸru” ayrırdına dikkat çektikten sonra, “Bireysellik ve Yorum” ile söylemek istediklerinin sınırlarını kendin çizmen daha kolay oluyor. Bir bakıma daha baÅŸtan “Rubigon’u AÅŸtığı“nın bilincinde olarak ataÄŸa kalkıyorsun. Yazımın giriÅŸindeki mavili ilk kısmında iki kiÅŸinin sözleri var. İlk koyu mavili kısım kitabı Türkçe’ye kazandıran SinpaÅŸ Grubun BaÅŸkanı Sayın Avni Çelik’e ait. Devamındaki açık mavili kısımsa kitaba önsöz yazan Endenozya CumhurbaÅŸkanı S.B.Yudhoyono‘ya ait. “Maneviyat karakterinin meydan okuması” güzel bir ifade.

“Algı” neden aklıma bu denli takıldı ?

Açıklayayım. Geçen hafta ÇarÅŸamba günü EgePark D&R’da rafları karıştırıyorum. Algıyı yönetmekten söz eden yaşı yaşıma uygun, ama İsviçre’de ÅŸekillenen Alman kültürü ve İstanbul iÅŸ yaÅŸamıyla çerçevesi farklı bir uzman yeni bir kitap yazmış. Rafın önünde hareketsiz bir saati aÅŸkın durup kitabı baÅŸtan sona hızla okudum. Algıda seçicilikle beynim aradıklarını buldu. Satın almaya karar verirken ilk sayfalardaki yasal uyarının dozundan etkilendim. Sevmedim. Çünkü satın aldıklarımdan veya edindiklerimden yazılarıma ödünç alıntılar yapma gibi bir alışkanlığım var. Ancak bu kez öylesine dozu yüksek bir uyarı algıladım ki korktum. Başım derde girer diye korktum. Sonra kitaba şöyle bir alıcı gözüyle bakınca bu denli sert uyarıyı gerektirecek öyle ahım ÅŸahım bir orijinallik de göremedim. BildiÄŸimiz Prof.Kotler‘in 5P’siyle ile hedefi tanımlayan 3C nin kombinezonlarını yine artık anonim olmuÅŸ çerçevelerle açıklayan sayfalara konulan sınırlandırmayı algılamakta güçlük çektim. Kitabın yapısında “öyküler anlatma“nın ağırlıklı olduÄŸu açıkça görülüyordu. YaÅŸ altmışı geçince, baÅŸarı ÅŸan ve parayı getirince kiÅŸisel hatalardan söz etmek hatalardan öğrenmeyi paylaÅŸmak kolaylaşıyordu. Çünkü hataların da zaman aşımı vardı. Ya da yiv-set kalmayınca kendini örneklemek zor gelmiyordu. İçine baktığımda altı yıl önce “Mükemmeli Arayış Sempozyumu (MAS)” da tanıştığım bir diÄŸer paylaÅŸma fakiri uzmanla iÅŸbirliklerinin örneklerini de gördüm. Yadırgamadım. O sempozyumdan sonra Oyak-Renault Genel Müdürü Sayın İ. Aybar ve Avrupa’lı kalite uzmanı Dr.Carlos sunumlarının tümünü ekleriyle birlikte talebim üzerine benimle hemen paylaşırlarken o itibar uzmanının da talebime sessiz kalışını unutamamam. İşte o kitabın başındaki “alıntı yaprsan ellerini kırarım” benzeri uyarının irrite edici etkisiyle, “Hacker EtiÄŸi“nin bile sosyal paylaşıma katkılarından bihaber algı ustasıyla itibar uzmanının (ASKgiller) yaklaşımı beni yazımın başındaki mavili kısımdaki “algı“lı bölüme götürdü. Prof.Kotler‘in Bay Hermewan ve Iwan’la iki yıllık çalışma sonucunda 2005 yılında ASEAN Zirvesi‘nde sundukları taslak metinden esinlenen kitapları 2010 yılında yayımlanmıştı. Hem de hiçbir kısıtlama koymadan. Ondan sonra bizim yerliler diyorlar ki “yok abicim onu bırak sen bize bak“. Ne diyeyim ?

Peki yazımın baÅŸlığındaki “mesafe” ne alaka ?

Açıklamaya çalışayım. Pekçok anlam içinden seçmeye çalışan aklım karışık. Düz ve sade anlamıyla mekanda ve zeminde aradaki uzaklık gibi birÅŸey demek istediÄŸim ya da burada demek istemediÄŸim. Aslında demek istediÄŸim tam olarak “mesafe“yi ikiye bölmek. Farklı bir anlam çıkarmak. DeÄŸiÅŸik algıların oluÅŸmasına neden olmak. ÖrneÄŸin “me safe” gibi yazmak. Özümü korumaya çalışmak. Bunu yaparken de yukarıda sözünü ettiÄŸim ölçülerde bencil olmamaya gayret etmek. HoÅŸgörü ölçütlerini geliÅŸtirirken dikkatli olabilmek. Hiç beklenmedik andaki “alınganlık“lara hazır olabilmek. Etki ile tepki arasındaki boÅŸluÄŸu iyi deÄŸerlendirebilmek. Bu özgürlük alanındaki “mesafe“lerle “me safe“leri dengeleyebilmek. “Behzat Ç.”nin düdük çalan kısımlarındaki kulak çınlamalarından sakınabilmek. Yazımın giriÅŸindeki diÄŸer üç alıntıya baktığımda önceleri “YaÅŸam Büfesinde Hayvan Hikayeleri” diye bir baÅŸlık atmak istemiÅŸtim. Neden mi ?

YaÅŸam Büfesinde Hayvan Hikayeleri” ne demek ?

Ellili yıllarda ilk okul birinci sınıfta okumayı çözüp Alfabe’nin son sayfasına geldiÄŸimizde “Karga ile Tilki“nin öyküsünü okurduk. Sanırım Ezop‘tan alınmıştır. Åžimdilerde de var mıdır; olmasa da öğretmenler bir biçimde yeni nesilllere bu ÅŸiirsel güzelliÄŸi aktarıyorlar mı bilmiyorum. Ancak ben torunum İrem’le geçen sene oyunlarımıza bu öykünün ÅŸarkı gibi söyleniÅŸiyle baÅŸlıyorduk. Daha sonraları La Fonten‘le tanıştık “Karınca ile AÄŸustos böceÄŸi” öyküsünde. Adına “fabl” denen bu öykülerle öğrenme son zamanlarda iÅŸ kitaplarında da moda oldu. Ne kadar günün akıntılarıyla oluÅŸtu; ne kadar özel amaçlı seçmelerle karar kılındı ve ne kadar küresel dinamiklerle ortak akıl eseri oldu bilmiyorum ama dört yıl önce CINOSluluÄŸumun son günlerinde üç hayvan hikayesi kitabı hem aramıza “mesafe” koydu hem de beni “me safe” kıldı.

GiriÅŸteki kırmızılı kısmı açıklayayım. SoÄŸuk bir Åžubat günüydü. Masamda bir kitap gördüm. “Peynirimi Kim Kaptı ?” diye soruyordu Dr.Spencer. Bu doktora yabancı deÄŸildim. Doksanlı yılların ortalarında, CINOSun ilk aÅŸamasında orta düzey yönetici olduÄŸumda Dr.K.Blanchard‘la birlikte yazdıkları bir dizi liderlik kitabı elimdeydi; bugün de çatımda. Sadece bana ters geleni; Jim Amcanın “Good to Great“ından sonra bu seçim bana çok hafif gelmiÅŸti. Mesajı algılamakta güçlük çekmiÅŸtim. Her satırını özenle okudum. Steinbeck‘in “Fareler ve İnsanlar” kitabının sadece adının etkisiyle bu küçük cep kitapçığının Mırın ve Kırın‘ını anlamakta pek becerili olmamıştım. “Algı Ustası“nın son kitabında yaptığı gibi bugün “hata etmiÅŸiz” demek kolay geliyor bana. Ancak o vakitler kitabı diÄŸer üst düzey müdürlerin de masalarında görünce merak edip bu kitap seçimini kim yapmış diye öğrenmeye çalışmıştım. Daha sonraları bana yazılmış B.Shaw’dan alıntı sözdeki “… bense hayal ederim “neden olmasın” diye…” mealindeki ifadeyle bize bir vizyonu olduÄŸunu anlatamaya çalışmasına karşılık haksızlık ettiÄŸimizi ÅŸimdi kabul ediyorum. Demek ki algı böyle bir ÅŸeymiÅŸ.

Havalar ısınmıştı. Yazımın giriÅŸindeki yeÅŸil kısıma geçiyoruz. Bu kez üst ve ortalar Çanakkale’de toplanmıştık. Ustalık yolculuÄŸuna çıkmıştık. Janet ve Zeynep uygulamalı öykülerle kolaylaÅŸtıcı koçluk adına ilk adımları atmamıza yardımcı oldular. Temmuzun son günlerinde dördüncü günün sonunda armaÄŸan olarak verdikleri kitap da bir hayvan hikayesiydi. Bay Gold’un tarzıyla yeni bir göl arayan kurbaÄŸanın öyküsü de tıpkı çalınan peynir gibi yeni zorunlu arayışlarla ilgiliydi. İki hanımın imzaları ile yazılan mesaj da “ilham al, ateÅŸi yak” idi. O yılın sonunda çerçeve çalışmalarının üçüncüsünü yapabilmiÅŸ olsaydık eÄŸer konumuz da, kolaylaÅŸtırıcı koçlukta yola düzülmüş olan CINOSlu liderlerden “ilham vermek” üzerine olacaktı. Nasip deÄŸilmiÅŸ !

Aradan bir sene daha geçmiÅŸti. GiriÅŸin son morlu kısmına geldim. Ben CINOSta inkitaları oynuyordum. Mart ayının son günlerinde aklım ÇeÅŸme’ye takılı kalsa da Nice-Monaco yollarındayken elimdeki kitapçık da bu kez penguenler üzerineydi. Harvard’lı Profesör Kotler‘in Bay Holger’le birlikte kaleme aldığı kitaba bu kez Dr.Spencer önsöz yazmıştı. Bu dünya “al gülüm ver gülüm dünyası”. Penguenlere baktım ve onların “insan, ÅŸirket, topluluk, sukunet, izole, gelenek, tutucu ve basitlik” kavramlarını simgelediklerini anladım. “Buzdağı”nın da “21nci yüzyıl, gelecek, küresel ısınma, büyüklük, görünen-görünmeyen, sadelik ve korku” yu anlattığını gördüm. İçinde bulunduÄŸum durumla özdeÅŸleÅŸtirdim. Yurda dönünce önerdim. Karar verici bir set satın aldı. Bir hafta sonra üst düzeylerin sehpalarındaydı. Okudular mı ? Sanmıyorum. Okuyanlar ne anladılar acep ? Bilmiyorum. Algıları nasıl ÅŸekillendi acaba ? Allah bilir !

Nol’cek ÅŸimdi ?

CINOSu tamamlarken, tüm SSTC dökümanlarımı derledim. Gönüllü yardımcı eÄŸitmenler aradım. Dört tane buldum. Afyon ve Çanakkale’deki son iki öğrenme yolculuÄŸu öncesinde hem sunum becerilerini geliÅŸtirsinler ve hem de SSTC i kendi stilleri içinde özgünleÅŸtirip zenginleÅŸtirsinler diye bu üç kitapçıktan satın aldım ve herbirine armaÄŸan ettim. Bir ay sonra “ne anladıklarını ve SSTC ile nasıl bir bağıntı kurduklarını” sunmalarını istedim. Mükemmel birer sunum yaptılar. Sonra neler oldu ? Sonraki adımlar için bu çabalar ruhlarından içeri girdi mi ? bilmiyorum.

BildiÄŸim ve görebildiÄŸim o ki; 1998 de NevÅŸehir‘de SSTC yolculuÄŸumu S.Covey’in “Etkili İnsanların Yedi Alışkanlığı“ndaki “karşılıklı bağımlılık” prensibiyle bütünleÅŸtirmiÅŸtim. Bu ay da Prof.Kotler ve arkadaÅŸlarının yazımın giriÅŸinde mavilerle sözünü ettiÄŸim “Pazarlama 3.0” ve “İnsan ruhuna geçiÅŸ: 3İ Modeli” bölümünde de aynı kitapta sözü edilen bütünsel insanın dört bileÅŸenini anlatıyorlar: Beden, Beyin, Kalp ve Ruh. Demek ki insan, bütünleÅŸik olabilmek için dört temel yapı taşı arasındaki mesafeleri ayarlayarak “me safe” olabilecek. Bunun için de kendisi için yazdığı ve anlatmaya heves ettiÄŸi öyküsüne bakmalı öncelikle. Öykülerle öğrenmeli; öykülerle öğretmeli; özetle öykülerle pazarlama becerilerini geliÅŸtirmeli. Ben de buna bir kavram uydurayım istedim ve “Marketing by Storing Around (MaSA)” dedim. Ben yaptım oldu ! McKee ne diye gelmiÅŸti ülkeme birkaç yıl önce.

“İnsanları etkileyen hikayeler” bölümünde neler yazmış Prof. Kotler ?

Birkaç yıl önce ÇeÅŸme-çatıda oturmuÅŸtum. Basındaki ilanlara bakıyordum. Bay McKee gelmiÅŸ ülkeme. İstanbul’daki büyük salona çağırmış iÅŸ aleminin ileri gelen öğrenme heveslilerini. KiÅŸi başına da beÅŸyüz dolara yakın para istemiÅŸ. Amacı hikaye anlatarak öğrenme yolculuÄŸuna çıkarmak. Güzel iÅŸti. Ben de o sıradaki kurumsal çerçeve çalışmalarımızın küresel boyutta yirmibini aÅŸkın çalışanımıza ulaÅŸtırmaya çalışan usta uzmanlarımızın “tell us your story/bize öykünü anlat” çaÄŸrısını yerelleÅŸtirmeye ve zenginleÅŸtirmeye takılmıştım. Bu çaÄŸrıyı yapanlar “etkili öykü anlatma teknikleri“ni de veriyorlardı motive edip katılımı artırmak için. Komite toplantısında sitem eden bir üst düzey yöneticiye yanıtım da ÅŸikayet etme bir mum yak benzeri yaklaşımla dört öğretici öykü göndermiÅŸtik yurtdışına. Birine S2S (Seed to Soil/Tohumdan topraÄŸa) demiÅŸtik. DiÄŸerine de “alet kapınızın önünde” diyorduk. Çevrem gülüp geçse de bizde de E.D.Bono‘nun “Surpetition/Rekabetüstü” kitabında sözünü ettiÄŸi gibi bir “kavram üretme merkezi” yaklaşımı yaratmaya çalışıyordum. Gelelim bay McKee‘ye. Bakın Prof.Kotler, 2010 yılında küresel yaÅŸanmışlıklarla “Pazarlama 3.0″ kitabının yetmiÅŸikinci sayfasına neler yazmış:

“…Ünlü senaryo yazarı Robert McKee insanları birÅŸeye inandırmanın iki yolu olduÄŸunu düşünüyor. İlki, fikirlerinizi bir dizi olgu ve rakam üzerine inÅŸa etmek ve insanları düşünsel kanıtlarla meÅŸgul etmek. İkincisi ise fikirler etrafında etkileyici hikayeler yazmak ve insanları duygularla meÅŸgul etmek. Steve Jobs daima ikinci yoluı tutar. Aslına bakarsanız biz Jobs’ı tarihin en iyi hikaye anlatıcılarından biri olarak görüyoruz. Jobs her zaman bir hikaye anlatarak baÅŸlar. Hikayenin ardından olgular üzerinde konuÅŸur… Yatay dünyada bir markanın etrafında dönen hikayenin büyük kısmı kollektif aklın ürünüdür. Birinden diÄŸerine aktarılırken hikayeler sürekli yeniden kaleme alınır. Åžirketler pazarda sürekli dolanıp duran hikayenin son halini tam olarak bilmeleri mümkün deÄŸildir. Bu yüzden daha baÅŸtan sahici hikayeler anlatmak en iyisidir…”

İlginç ! Yazıma Prof.Kırım‘la baÅŸladım ve Prof.Kotler‘den Bay Jobs‘a deÄŸinerek bitiriyorum. Her ikisinin de bugün ortak olan yanı çok ciddi birer benzer hastalıkla savaşıyor olmaları. Her ikisine de ÅŸifalar diliyorum ve yaÅŸam büfesindeki öğretici ve paylaşımcı öykülerin nice saÄŸlık ve esenlik müjdeleriyle dolu olmasını ve öykülerin “me safe” li hep aydınlık yollarda yazılması dileklerimi sunuyorum.

Öykücü