Yaşam Büfesinde “Alınganlık ve Olgunluk”

“…Garsondan tuz, biber istedikten sonra hardal istemeye korkuyorum…Yağmuru seviyorum diyorsun, yağmur yağınca şemsiyeni açıyorsun / Güneşi seviyorum diyorsun, güneş açınca gölgeye kaçıyorsun / Rüzgarı seviyorum diyorsun, rüzgar çıkınca pencerini kapatıyorsun / İşte, beni sevdiğini söylediğinde , bunun için korkuyorum…”

Mustafa Copcu kimdir ? Misyonu nedir ? Öğrenme ve ustalık yolculuğu nasıl şekillenmiştir ?

Merhaba

Neden hardal istemekten korkuyorum ? Çünkü öncesinde tuz ve biber istediğimde nereden, nasıl verdiğini biliyorum. Aklım üçüncüsü için, hardal için kestirimde bulunuyor ve bu olasılık beni tiksindirdiği kadar korkutuyor. Hardal istemenin ve sevgiliye “seviyorum” demenin ortak sözcüğü, anahtar sözcük “korku“. Nasıl bir şey bu korku ? Çok mu kötü ? Faydası yok mu ? Belki ecele faydası yok ama korkuların hep uyanık tuttuğu, azıcık da tedirgin ettiği ve belki de yaşam konforunu bozduğu Yaşam Büfesi önündeki sıraya girme çekişmelerinde şeytanla mücadele etmeye faydası vardır; kimbilir ?

Sevgili Utku Nefesoğlu (Psikolog Eğitmen / Parantez Eğitim) son mesajında bir öneride bulunmuş. Çeşme’de olsaydım çatıdaki çeyizlerden bir kolaj hazırlardım. Şimdi Kazdağı sonrası Mavişehir’deyim ve bol güneşli odamda bu amaçla özel bir çekim yapsam daha iyi olacak diye düşünüyorum ve iki gündür ruh halime bakınca, küçük şeylerden fazlaca etkilenince kameraya yansıyacak yüzümden, gözümden korkuyorum ve vaz geçiyorum. Daha doğrusu erteliyorum. Nereye kadar ? Nasıl düzelir ruhumdan yüzüme yansıyan hoşnutsuzluk ?  Bu kez WhatsApp kanalıyla ne iştemiş sevgili Utku ?

…İBB (İzmir Büyükşehir Belediyesi) LY (Lider Yetiştirme) BG’de 8 farklı grup var. Tüm gruplara sizi anlattım. Sizi merak ediyorlar. Sekiz gruba da katılmanızı istesem uygun görür müsünüz ? Önerim şu: Onlara hitaben bir konuşma yapsanız, videoya kaydetseniz, ben de eğitimlerde onlara “Mustafa hoca ile tanışmak ister misiniz, yönetim becerileriyle ilgili siz özel önerilerini dinlemek ister misiniz ?” diye sorup sizi izletsem hem tüm gruplar sizi dinlemiş olur hem de sizi yormamış olurum, siz bu konuda ne düşünürsünüz ? Keyifli bir tatil dilerim. Saygı ve selamlarımla Nezahat ablamın ve sizi cumanızı kutluyorum. Utku Nefesoğlu / 3 Kasım 2017 / 11.15

Bu istek beni mutlu etti. Hissettiğim mutluluk da beni 2009 yılı mart ayında Polen Tohumculuk ile modüler SSTC (Self Style by Trained Competence / Eğitilmiş Yetkinlikle Kazanılmış Özgün Tarzınız) öğrenme yolculuğuna çıkmazdan önce Dr.Yeşilkaya’dan sevgili Barış kanalıyla gelen ek talebi anımsattı. Taleplerine ek bir bedel istemeden ve mutluluk duygularıyla ve şu mesajla yanıt vermiştim:

“Birisinden yardım istemek, aslında ona yardım etmektir”

Hele bir de Yaşam Büfesi önünde sıraya girip de sürdürdüğü öğrenme ve ustalık yolculuklarıyla sırada kalabilmiş; sırada kaldığının bile farkında olmadan bunu yaşam becerisi kılabilmiş birisi için böylesi bir talep en azından “L4″ gereksinimi açısından bile mutluluk nedeniydi. Ne demek “L4 Gereksinimi” ?

Kelebekler ve İnsanlar

Ziraatçılar, özellikle de Bitki Koruma konusunda çalışan ziraatçılar Kelebeklerin yaşam çemberlerini çok iyi bilirler. Gerçi bilgeler de çok iyi bilir. Şöyle demiş bilge:

“Tırtılın dünyanın sonu dediğine usta, kelebek der”

Burada vurgulanan anlamın benzeri, aynısı Amentü Duamızın sona doğru olan cümlesinde de vardır: “Basü badel mevt / Ölümden sonra diriliş”. İşte Kelebeklerin ait olduğu takımda (Lepidoptera) yumurtadan çıkan larva (kurtçuk ki “Larva” genel ismi nedeniyle “L” diye sembolleştirerek yazarız biz) yaprağı durmadan yer. Gömlek değiştirerek büyür. Biz bu dönemlerdeki büyüklüğe ve vücud oluşumlarına bakıp larvayı L1, L2, L3, L4 … diye isimlendiririz. Özellikle ilaçlı savaşımda larvanın hangi dönemde olduğunun bilinmesi hem zamanlama ve hem de uygulamanın başarısını baştan kestirebilme açısından önemlidir. Buradaki “L4″ ile benim yukarıda sözünü ettiğim “L4″ aynı mıdır ?

Hayır. Ben mesleğimdeki larvanın L4 ü ile, kendime bir misyon olarak görev edindiğim “Öğrenme ve Ustalık Yolculuklarında Buluşma” gayretimdeki “L4″ birbirinden farklıdır. Ortak olanı larvada da L4 den önce L1, L2 ve L3 vardır; benim bay Covey’den ödünç aldığım L4 ün öncesinde de L1, L2 ve L3 vardır. Meraklısı Bay S.Covey’in “Etkili İnsanların Sekizinci Alışkanlığı” isimli kitabından ve de özellikle kitabın eki olarak verilen cd deki “Hayat Kısa; öyleyse...” isimli üç dakikalık filmden L1, L2 ve L3 ün ne demek olduğunu bulabilir. Ben şimdi tırtılın, larvanın L4 ünden benim Utku için hazırlayacağım film için beni motive eden, mutlu eden, hatta şöyle mi yapsam, böyle mi mesaj versem diye uykularını kaçıran L4 e geçiş yapayım. Neden ?

Yaşam Büfesinde sıranın önünde kuyrukta kalanlar ya da öne geçme yarışını tamamlamış olanlar daha sonra ne yaparlar ?

Mestleşen Eray‘ın sıranın önüne geçme mücadelesi tüm hızıyla sürüyor. Bir yanda profesör olmanın mesleki operasyonlarının yorgunluğu, diğer taraftan Kore, HongKong ve Azebaycan dolaylarında ağ kurma gayretlerinin cost/benefit değer yargılarındaki beklentileri L1 den L3 e erişmiş durumda (Bugün HongKong’da). Çok şükür. Küçük kardeşi Kerem’in Netgillerdeki yükselme trendi Yunt / Işıkkent / Mavişehir yerleşkelerindeki yeni yatırımlarla sektörün gelişme ve dönüşme hızını aşmaya çalışırken uykusuz geceler sürüyor. Büyük Abi Ümit’in gurbet ellerinde altıncı yılına girmek üzere olan expat’lık gayretleri Pak.lı, Tac.lı ülkelerin başarı ve başarısızlıklarının yan etkilerinde sağlığı etkileyen yansımalarıyla bazen L4 den L1 e dönüşlerle gelgitler yaşatıyor (Ümit bugün Türkiye’de). Oğullarımın 52 yaş ila 36 yaş arasındaki gurur veren başarılarının “emek ve yemek” ilişkisinin değişkenliğinin çoğu zaman hissedebileceğimden fazla baskın olduğuna inanıyorum. Bu nedenle “şükür ve şükranla dualarla” sığındığım liman oluyor. Neyse konuyu dağıtmıyayım. Bu paragrafın başındaki sorunun yanıtına geleyim. Bu soru size kendimi anlatmak için, Utku’nun istediği video kaydı içine koyacağım ana mesajı burada yazmak için bir kapı açmak içindir. Hoş bu arada en fazla dört dakikalık olması gereken “Mustafa hoca kimdir ?” sorusunun yanıtına ait filme hangi mesajları, nasıl bir sıralama ile koyacağım da aklımda çok netleşmiş değil. Görünen o ki bu kounda birkaç versiyon hazırlayacağım.

Yaşam Büfesinde sıraya girmiş, sırada kalmış, sırada öne geçme mücadelesini aşmış birisinin tek istediği Dr.Maslow’un “İhtiyaçlar Hiyerarşisi Piramidinin” tepe noktasındaki bay Covey’in “L4” dür, sadece ve sadece. Bu “L4″ ise “Legacy/Miras” tır ki kavram şöyledir: “Leave A Legacy / Bir Miras Bırakmak“. Bu nedenle yetmişi aşan adam doğanın içinde bitkilerle iç içeyse meyvesini göremeyecek de olsa gider bir zeytin fidanı diker. Ben de bir miras bırakmak uğruna grupların özelliklerine göre bedelli veya beleş öğrenme ve ustalık yolculukları düzenleyerek, bunlara katılarak bir iz, bir miras bırakmaya çalışıyorum. Çok şükür ki sadece Utku’nun dikkati, ilgisi, isteği ve eylemleri (Utku’nun AIDA’sı) bile beni bunu yapmada motive etmeye yetiyor. O da üşenmemiş, kalkmış blogtaki yazılarımı bastırıp iki ciltlik kitap haline getirmiş. Teşekkürler Utku.Daha ne ister insan. Buraya kadar iyi güzel de yazının başlığındaki alınganlık nereden çıktı ?

Rahmetli Nezih Abi ve Sevgili Ersin 

Doksanlı yılların civarında CINOS’un ilk evresinde teknik danışmanken (1985-1993) EÜZiraat Fakültesine çok giderdim. Ya Prof.Dr.Nafiz Delen’le veya Prof.Dr.Cezmi Öncüer ile günün projeli çalışmaları çerçevesinde iş/mesleki sohbet eder ya da sevgili arkadaşım Prof.Dr.E.Ersin Onoğur’un odasında kısa sohbetlerle hasret giderirdim. Uzun yıllar Almanya’da kalmış olan sevgili Ersin’in odasının duvarında Almanca bir özlü söz levhası dururdu. Ben de onu kopya edip o yılın ajandasına yazmıştım. Çünkü bu uyarı, bu özlü söz özellikle SSTC Öğrenme Yolculuklarının ana mesajlarından birisine tam uyuyordu. Çeşme’de olsaydım bu yazının tamamını ajandamdan bulup Almanca olarak buraya yazardım. WhatsApp’taki ZM68  grubumuzdaki bir diyalog gelişmesinde sevgili Ersin bu sözü görsel olarak kısmen vermiş ve Türkçe olarak şöyle açıklamış

Ağzınızı çalıştırmazdan önce beyninizi devreye alın”.

Ben Almanca bilmem. O yıllarda duvardaki yazıyı sevgili Ersin’e sorduğumda aşağıdaki gibi bir açıklama yaptığını anımsıyorum. Yukarıdaki sözden farklı değil ve lütfen dikkat bu benim algım (ki “Algılama nedir ?” diye sorabilirsiniz ?):

Konuşmadan önce ağzınızla beyniniz arasındaki şalteri indirmeyi unutmayınız”.

Bu ikinci ifade birinciden daha güzel, diye yazmadım buraya. Vermeye çalıştığım mesaj otuz yıl önce sevgili Ersin’in fakültedeki odasının duvarında gördüğüm bu levha (!) nın bende iz bırakan sembolü “yıldırım işareti olan şalter” olmuş. Bu sembolle bu uyarı aklıma çıpalamış (anchoring). Bu çıpalamayla konuşmanın gidişatında sigortaları attırmamak adına önce, gerekli önlemleri almanın önemli olduğu beynimde yerini almış. Bu konuda çok mu başarılıyım ? Hayır. Ben de pekçok kez “Tüh Allah kahretsin keşke dilim tutulsaydı” dediğim ya da daha doğrusu yazma meraklısı olduğum için “Tüh Allah kahretsin keşke yazmasaydım” diye hayıflandığım pek çok an olmuştur ki üç şeyin geri gelmediğini çok iyi bildiğim halde:

1.Ağızdan çıkan söz,

2.Yaydan çıkan ok ve

3.Boşa geçen zaman

Geçen sene 4K nın karma etkisiyle (4K nedir diye merak ediyor musunuz ? Üçünü yazayım. Üçü de hastalık: Kalp, Khoa ve Kanser. Dördüncüsü ise insan. Hadi canım sende ‘ demeyin. Gerçekten insan ve eceli çabuklaştıran kahreden bir insan. Kim mi ? Adı bende saklı. Onu herkes biliyor) vefat eden kayınbiraderim Nezih abi, Allah rahmet eylesin, mekanı Cennet olsun. Çok konuşan, çok tatlı sohbet eden her zaman heyecanlı biriydi. Çok konuşurdu ama en basit bir konuyu bile öykülendirdiği için dinlemeye doyamazdınız. Onun vefatından sonra özellikle Çeşme daha bir sessiz, daha bir keyifsiz oldu. Rahmetli Nezih abi çoğu zamanda sohbetin gidişatında fren yapamadığı için kaş yapayım derken çıkardığı gözden dolayı üzüldüğü de olmuştur ve eşi Allah selamet versin Emel hep şöyle derdi:

“Her istediğini söyleyen hiç istemediğini işitir”

İşte bu satır aralarındaki etkileşimlerle “genç kız gibi doktoru kim önce becerirse…” fıkrasının yazışmalara girmesi ve bu sözcükler diyalogtaki yelpaze adına beni irrite ettiğinde hafif bir buruklukla geçiştirmiştim. Ne zaman ki gruptan bir arkadaşım (Bay X) aşağıdaki mesajı sirküle etti işte o zaman benim için yalnız bırakmamak adına yazmak, konuya dahil olmak vacip oldu (bu benim yargım). Ne demiş arkadaşım ?

“…Arkadaşlar tamam, börek sana yağı ile yapılmış ama affınıza sığınarak söylemek istiyorum ki ZM68 bir erkekler  kulübü değil. Fıkra, karikatür ya da espri paylaşımlarında daha dikkatli olmamızı biz kart horozlara öneriyorum. Tekrar affınıza sığınıyorum. Selam ve sevgilerimi sunuyorum. 16.18…”

ve beş dakika bile beklemeden ben de açılan kapıdan hızla girmeye başlıyorum:

…Söylemeye cesaret edememiştim, diyaloga zarar vermek endişesiyle. Bay X in uyarına aynen katılıyorum ki benzer konularda sınır tanımayanlardan biri olarak. Özellikle sabaha kadar ezan okuyan imam fıkrasını okuduğumda. Bir de ardarda yinelenen uzun kopya yazılara dikkat etmeliyiz. Çünkü en hafif ifadeyle birbirimizin mesajlarını okumamış olduğumuzu gösteriyor. Sakınmak gerekir. selamlar…”

Üç dakika geçmeden hareketi başlatan bay X ekleme yapıyor:

Ben incitmekten korkuyordum ama bardak taşmadan yazayım dedim”.

Sözünü ettiğim fıkrayı yazan arkadaşımdan (tee uzaklardaki Bay W) herhangi bir geribildirim gelmezken hiç tahmin etmediğim ve çok sevdiğim bir diğer arkadaşımdan (Bay Z) sürpriz bir şekilde üç saat sonra ilk alınganlık mesajı düşüyor:

“…Değerli arkadaşlarım, karşılıklı yazışmalarda bazen farklı anlamlar ve yorumlar yapılabilir. Asıl konumuz keçidir ve bir isim önerisi vardır. Öneri hoşuma gitti. Herkesin katılımını sağlamak (için) kendi anlayışıma göre bir bağlantı kurdum. Bunun ötesinde hiçbir  anlamı yoktur. Gülmenizi bekliyordum. Hergün yaşadığımız acılar yetmezmiş gibi bu uyarı niye ! Hepinize sevgi ve saygılar sunuyorum ve hoşça kalın…”

Eyvah ! Yandı gülüm keten helva. Söz, ok ve zaman üçü de geri dönmemek üzere devreye girdi; ipler gerildi. Birbirimiz tanımamış olmaktan tutun da yetmişinden sonra olgunlaşmamış olanlara kadar vardı yazışmalar hem de izleyiciler tarafından. Bir tartışmada, bir müzakere becerisi sergilemede, bir grup içindeki diyalogta dört farklı rol vardır. Bilmem isimlerini tam ve doğru anımsayabilecek miyim ?

1.İddia sahibi / Yapmayalım arkadaşlar ? derken Bay X (ve ben)

2.Karşıt çıkan / Ben sakınca görmemiştim ve gülünsün istemiştim derken Bay Z

3.Tanık / Sessizce gelişmeleri kenardan izlerken Bay W

4.Fikir süren / Konuyu değiştirmek için yeni bir kanal açan Bay K . İşte bu dördüncü grup temsilcisinden bir örnekle bu tatsız konuyu kapatıp Utku’nun istediği görsel için hazırlık yapacağım.

Üç saat sonra grubun en faal ve özgün fikirleriyle paylaşımı zenginleştirien, herkes tarafından ekstra sevilip övülen ve diyalogu sürekli aktif tutan üyesi Bay K den gelen mesaj aynen şöyle:

“…Aşırı alınganlık gösteren olduğu bir yerde olmak insan kafa yapısına zarar getirir. Ben insanlar yaşlandıkça olgunlaşır sanırdım ama yine babamın söylediği sözü aklıma getirdiler: Alınganların olduğu burada yeni bir olay yaşanmasını istemem. Demek ki olgunlaşmamış olanlar vardır. Bay Z kardeşim üzülme sen. Selam olsun sana…”

Benden de selam olsun hem de herkese. Buradan çıkardığım üç mesajım var:

1.SSTC nin ikinci temel felsefesi “pick-up positive, ignore negative / olumsuzu duymazdan gel, olumluyu yakala ve kullan“; keşke bunu açılan kapıdan girmeden önce yapabilmiş olsaydım. Üzüntülere üzülerek pişmanım.

2.Alıngan olan kimdir ? Geribildirim neden önemlidir ? Kariyer yolculuğunda, CEO luğa hazırlanan, umutvar yöneticiler yıldız (talent) oyuncular olarak CCL (Center of Creative Leadership / ABD de Kâr amacı gütmeyen “Yaratıcı Liderlik Merkezi” isimli eğitim kurumu) den ustalaşarak döndüklerinde ellerinde 14 kitapçık olur ve bunların dördü “geribildirim /feedback” üzerinedir. Neden ? Neden geribildirim çok önemlidir ?

3.Olgunluk nedir ? Ben neden yazarım ? Ben neden herşeyi yazarım ? Ben iki nedenle yazarım:

3.1.Unutmak için yazarım: Duyduklarımı, yaşadıklarımı, hissettiklerimi, görüşmelerimi, algılarımı, kırılganlıklarımı biriyle paylaşmak ihtiyacı hissederim herkes gibi. Yapmam. Paylaşmam. Çünkü “söyleme dostuna, dostun söyler dostuna” deyişine yürekten inanırım. Hele bir de “Sakın kimseye söyleme” diye uyarı yapılmışsa duyan kişi anlatmaktan için can atar. Bu durumda anlatmak yerine yazarım; kendime yazarım, kendimi yazarım, kendimi kendim için yazarım. Bunlar benim kendi sırlarımdır yeri ve zamanı gelince bir fayda yaratacaksa paylaşırım.

3.2.Hatırlamak için yazarım: Kimi olaylar, kimi endişeler, kimi yanıtı netleşmemiş olgular, kimi gelişmekte olan olayların olası dönemeçlerini önceden kestirme kanıtları, vb tüm anımsamak istediklerimi doğru anımsıyabilmek için yazarım. Çünkü bana göre “hafıza ı beşer nisyan ile maluldur / insan belleğinin unutma gibi bir hastalığı vardır” sözündeki unutmak bence bir bakıma hastalık değil gerçek bir kurtuluş yoludur. Ya unutmasaydık ! Başka neler gördüm grubumuzdaki “etki/tepki” gelgitlerine ?

4.Topa oynamayıp oyuncuya oynamak: Diyelim ki hatalı bir sesleniş var, diyelim ki alınganlık var ve diyelim ki iddia edildiği gibi bir olgunlaşmamak var. Amenna. Peki niye bahse konu olan eylem, söz, yaklaşım değil de oyuncu ele alınıyor ? Böylesi daha mı kolay geliyor insana ? Böyle yapınca daha mı tatmin oluyor insan ? Böyle yapmaya iten ve bardağı taşıran son damla mı etkili oluyor insan üzerinde ? Sadece grubumuzdaki bu basit konuda değil bu yöneliş, çok daha önemli karar anlarında, kırılma noktalarında, kariyer yolculuklarında “tamam ya da devam” derken bile, nedense birdenbire kişiler oyunu bırakıp oyuncuya yüklenmeye başlıyorlar en yaşamsal konularda bile. Hem de en üst düzeyde ustalık yolculuğuna çıkıp da ustalaşmada yol katedenler bile… Nasıl mı ?

Unutamadığım bir öyküdür. CCL den yeni dönmüştü. Bir bilgi paylaşımımı sevmedi, Kendi moduna uymadı. Fazla duygusal buldu ve beni odasına çağırdı. CCL de öğretilen konuları özetleyen 14 cep kitapçığının dördünde ele alınan “Feedback / Geribildirim Alma / Verme Becerisinin” temel prensipleri nettti. Pekçoğuna uymadı. Otorite masasında oturuyordu. Yan taraftaki bilgisayarına bakarak konuşuyordu. Yüzüme bakmıyordu. Belli ki vereceği geribildirimin konusunda o da tedirgindi. Önce buzları kırmaya çalıştı (breaking ice). Kravatımın güzelliğinden söz etti. Ben başıma gelecekleri az çok tahmin ediyordum. Elimde kalem defter duyacaklarımı not etmeye hazırdım. Öyle de yaptım. O konuştu. Ben yazdım. Arada bir yazdıklarımı, onun sözlerini yineleyip “doğru mu anlamışım ?” diye sorup pekiştirdim. Beklentilerimde olacakların sadece düzeyini, sınırlarını, şiddetini ve uslübunu kestiremiyordum. Diyalog kör topal ilerledi. Bir yere gelince bakla ağızdan çıktı. “Sen” diye başladı sert bir ton ve “Ayşe’ye böyle davrandığın gibi Fatma’ya da davransaydın o da gelişirdi” diye devam etti. “Sen bu kadar duygusallığı oğullarına göster burada değil” ile faul ve belden aşağı vuruşlar başladı konuyu bırakıp kişiyi ele alarak. Üstelik kumbarada birikmiş olan eskilerden başlayarak. Vakti zamanında, ya da sevgili Aydınçelebi’nin sıklıkla kullandığı gibi “Zamanın behrinde…”

Zamanın behrinde

Bu sözle bir başka fıkraya geçerek geri geleyim. Bir kış gecesinin gaz lambasının soluk ışığında suskun geçen bir anında, yaşlı karı kocanın canı sıkılmış sohbet edecek bir konu bulamamaktan dolayı ve kadın kocasına demiş ki “Efendi hadi gel eskilerden bahsedelim”. “Tamam” demiş yaşlı adam ve “Hatırlıyor musun evlendiğimizde sen kız çıkmamıştın“. Kadın hemen hoplamış “Bey, bey o kadar eskilerden demedik” diye kükremiş. Hem suçlu hem güçlü belli ki kadın olmanın yaradılıştan gelen üstün bir savunma gücü var. Ne diyelim, helal olsun ! İşte bunun gibi eskilerden, birikmişlerden söz eden otorite “Bu tavrını hep yapıyorsun. Aynı şekilde Ahmet’e de böyle Ayşe’ye davrandığın gibi davranmış olsaydın onu işten çıkarmak durumunda kalmazdım” diye oyuncuya yüklenmeyi sürdürdü.  Demem o ki; bir konuda geribildirim vermek istediğinizde lütfen kişiye değil konuya odaklanın. “Olgun olmayan” yerine “Olgunlaşmamak” olsun konunuz. Yapabilmek çok zor mu ? Sanmıyorum. Belki önce tanımda buluşabilmek gerek.

Sahi sizce “olgunluk” nedir ? Ben SSTC Ustalık yolculuğuma katılan ve kariyer yolculuklarında üretici (kendi yaptıklarından ve yapmadıklarından sorumlu birey) ve yönetici (kendi yaptıkları ve yapmadıkları kadar başkalarının yaptıkları ve yapmadıklarından da sorumlu olan birey) rollerine sahip bireylerden ustalık yolculuğunun uygun yerlerinde üç kavramı tanımlamalarını isterim ve daha sonra kendi tanımlarımı paylaşırım.  Size göre,

1.Mutluluk nedir ? İstatistik Biliminden Khi Kare ile farklılıkları değerlendirme yöntemini biliyor musunuz ? Biliyorsanız eğer mutluluğun doğru tanımına daha kolay ulaşabilirsiniz ve sanıyorum ki bu tanımı seversiniz.

2.Mükemmellik nedir ve nasıl mükemmel olunur ? Bunun yanıtı için de rahmetli Esengül’ün şu şarkısının sözlerini düşünerek tanım aramaya çıkın “Uzaklarda arama çünkü sen içimdesin...”

3.Olgunluk nedir ? Olgunluk nasıl geliştirilir ? Olgunluk sizce müzakerede “fikir veren” rolüne soyunan  değerli arkadaşımın tanımladığı gibi bir şey midir ? Diğer bir deyişle olgunluk hoşgörü müdür ? Olgunluk yaşla mutlak kazanılır mı ? Hani bir söz var ya “Akıl yaşta değil baştadır“. Olgunluk aslında “İlk Şövalye “filminde Kral Arthur’un aynanın karşısında yaptığı duada, dilediği üç konuda saklıdır:

3.1.Cesaret: Peki ne için cesaret ?

3.2.Sabır: Peki neye dayanmak için sabır ?

3.3.Bilgelik: Peki neyin ayırdına varmak için bilgelik ?

Çok sevdiğim bir diğer sözün gerçek yaşamdaki örneği ise lisedeki Askerlik (Milli Savunma) Dersinde subay olan öğretmen sınıfa girmezden hemen önce kapının girişinde ayakta duran sınıf mümessilinin yaptığıdır ve geniş anlamda verdiği mesaj şudur: “Öğretmen, öğrenci hazır olduğunda gelir” ki kimi zaman Yaşam Gölünün karşı kıyısı göründüğünde bile öğrenci hazır olamamıştır. Tam yazımı bitirmek üzereyken Bay X den doğrudan Bay Z e gelen özür mesajı ile konunun tatlıya bağlandığını görmek yüreğime su serpmiştir (Yine de şu söz bir yerlerden seslenecektir: Kopan herşey bağlanır. Ancak arada bir …. kalır. Sağlık olsun. Gerçek özrün üç aşamasını görmek, bilmek, öğrenmek isterseniz 42 yaşında pankreas kanserinden ölen genç Profesör R.Pausch’un ölümünden altı ay önce çektiği ve sahne performansına hayran olacağınız “Son Ders” isimli video kaydını izlemenizi öneririm)

“… Sevgili Bay Z ciğim en son isteyeceğim değil, hiç istemeyeceğim şey bir arkadaşımın üzülmesidir. İnan ki oluşan duruma ben de çok üzüldüm. İlk yazımın amacı asla bir uyarı olmayıp küçük bir rica idi. Ancak genel bir rica olacakken yazıya son espriden bir alıntıyla giriş yapmışım (bu benim hatam olmuş). Bu yüzden haklı olarak alınmana sebep olduğumu sanıyorum. Özür dilerim. Ve de bu meselenin kucaklaşarak bitmesinden son derece memnunum (Yalnız münasebetlerimiz siz’li biz’li olmasın değil mi ). Sana ve tüm arkadaşlarıma ailelerinizle birlikte en güzel günleri diliyorum…” Sevindim.

Dr.Maslow’a kulak vererek yazımı tamamlıyorum: “Yaşamda her gün eğitim, Herkes öğretmen ve her birimiz sürekli öğrenciyiz”. O halde, nice keyifli öğrenmeler keyifle, keyifli geçsin açık ve aydınlık yollarda. Sağlıcakla kalın.

Öykücü