Yaşam Büfesinde “INDY”

“…Bundan yıllarca önce yaşlı bir adam katedralde oturmuş org çalıyormuş.Yaşlı adamın görevine son verilecek ve yerine genç birisi gelecekmiş. Bu nedenle adamın çaldığı son parça oldukça melankolikmiş.  Genç adam gelince yaşlı adam ayağa kalkmış, orgun anahtarını çıkarıp cebine koymuş ve kapıdan dışarı çıkmış. Genç adam “Anahtarı alabilir miyim lütfen ?” diye arkasından seslenmiş. Yaşlı adam anahtarı genç adama isteksizce verip hemen oradan uzaklaşmış. Genç adam orgun başına geçmiş ve çalmaya başlamış. İnanılmaz derecede başarılı bir orgcuymuş. Bu kadar uyumlu bir müzik daha önce hiç duyulmamış. Müziğin sesi kapıdan taşmış, kasabaya, kırlara ve dinleyenlerin yüreklerine ulaşmış. Johann Sebastian Bach’în sihirli elleri tuşların üzerinde gezinirken yaşlı adam gözleri yaşlı dinlemiş ve kendi kendine şu soruyu sormuş “Ya anahtarı vermeseydim !“…Yaşamda büyüklükle hiçbir şey arasındaki farkı tek bir anahtar yaratır. Belki tüm gizemleri açığa çıkarmanıza yarayacak anahtarı birileri size verecektir, belki de o anahtarı siz birilerine vereceksiniz. Her iki durumda da kazanan dünya olacaktır…”

Havuz başında buluşmanın ve ayrılacak olmanın keyfi ve hüznü birlikte

Duru yüzmeyi kendi gayretiyle öğrenmeye çalışırken tuttuğu ellere olan güvenle havuza atlamaktan çekinmiyor

Merhaba

Bir süredir yazmadım; yazamadım. Ramazan’ın ve ardından Bayram’ın telaşından olsa gerek (!). Aslında temelinde yatan odağı yakalayamamaktır. Ne yazmalı ? Neden yazmalı ? sorularının ortak yanıtı tek bir çerçevede toplanmadığında başladığım satırlar bitmiyor. Bu kez de böyle oldu. Ta ki…!

Arefe günü Ümit salimen Tacikistan’dan geldi; rahatladık. İrem küçüklüğünde “Oh be !” derken başına bir de “H” eklerdi ve “Hoh be !” derdi. Bizimkisi de öyle oldu “Hoh be !” dedik şükür ve dualarla. Ramazan’da sabır ve saygı gösteren bizimkiler kavuşmanın hasretiyle Bayramı bekleyemeden Arefe günün akşamında grupça kutlamayı başlattılar. Komşu iki havuzlarından birinin etrafında toplanan “C13″ ün parçalı bulutlu buluşmalarında oruçluların evlerine gidip son iftarlarını yapmaları da seçkin grubun özlemlerine duyulan saygı gereği idi. Gecenin bir vaktinde grubun keyfine katıldık. Çok güzeldi. Övgüye değer beraberliğin kutlama seansları da bir başka güzeldi. Bir zamanlar (doksanlı yılların ortaları) rahmetli Nezih abi (kayın biraderim) “Alaçatılılar ” diye nara atardı keyif sınırları aşılırken. Bu kez de Copcu Plus için ısrarla bir konuk çağrıldı. Amaç gecenin ilerleyen keyfine yeni bir kan katmak, yeni bir sıçrama noktası yaratıp keyfi söndürmemekti. İşe de yaradı. Övgüler gökyüzüne çıktı. Anılar tazelendi. Herkes mutlu mesut tartışmalar gırla gidiyordu. Diyaloga baktığımda neler gördüm ?

Bu sorunun yanıtını daha bilimsel bir zemine oturtmak için çatıya çıktım. Çeyizlerime baktım. Bir kitap alıp indim. Bayramın ikinci günü deniz sezonunu açtık. Bu yıl geç kaldık. Üç gündür deniz kenarında yürüyüş sonrası, kahvaltı öncesinde sezlongta elimdeki torbada üç kitap var. Birinden diğerine gidip gelerek okuyorum ve bu yazının odağını yakalamaya çalışıyor. Dikkatli yazmalıyım. Çünkü ben babam kadar cesur değilim. Kırılganlıklardan korkuyorum. “İyi, Doğru ve Güzel” in birbirlerinden ayrıştıkları yerlerde bocalayıp kalıyorum. Elimdeki ilk kitap, aklıma, düşünceme baz oluşturan William Isaac’ın “Diyalog ve Birlikte Düşünme Sanatı” isimli kitabı ( http:// www.creating.bz /our-reading-circle/dialogue.html ) . Bu kitap son on yılda çok kereler elime düştü ve karalanmadık yeri kalmadı.  Neden bu kitap ?

Havuz başındaki sohbet gecenin daha ilerleyen bir vaktinde ortaya atılan (!) bir fikrin tartışmasında keskin ve gergin anlar yarattı. Biraz önce saygı ve sevgi ile yere göğe sığdırılmayan Copcu Plus’ın karşıt görüşleri git gide sertleşen tepkilere uymamak için akılıca düşük profile çekildiyse de inci çekirdeğini doldurmayan konu gecenin orta yerinde sırıtmaya başladı. Konu neydi ? Neden tartışma alevlendi ? Diyalogun aktif tartışmacılarına baktım ve neler gördüm ?

Konu, “Bizimkiler”in “Anıt”ı yıkmasıydı. Gerekçe daha büyüğünü yapıp İzmir’in her yerinden görülmesiydi. Hepimiz Karşıyakalıydık. Aynı saftaydık. Hepimiz yıkan zihniyetin temsli ettiği siyasi görüşün taraftarıydık. Birbirimize hiç karşıtlığımız yoktu. Ne var ki; Anıtı yıkmak taban tabana zıt iki görüş içinde bizi çatıştırıyordu. Yıkıma karşı çıkanlar Anıtın anıtsallığını ve taşıdığı anı izlerine odaklıydı. Kendi geçmişleriyle de özdeşleştirip “Çocukken bir orada kayardık” diyordu. Yaş almış olanlardan siyasi tarafgirliği daha ağır basanlar yıkıma karşı çıkmıyorsa da pek fazla savunamıyorlardı. Bir ara “referandum yapılsaydı” ve “meslek odalarına sorulsaydı” gibi “keşke”li açıklamalar yapsalar da mesleği mimar olanlar “odaların karşı çıktığını” söyleyince susmaktan öte yol kalmıyordu. Buna rağmen aynı gece 36 sına basan yaş günü çocuğunun heyecanı çok yüksekti. Aynı sözcükler, kısa cümlelerle yinelenip duruyordu. Hız sınırı aşılmak üzereydi. Gecenin yarısı da geçiyordu. “Big Brother” olup da ekstradan görev ve sorumluluk yüklenen elliyi aşmış “Büyük Abi” çareyi gruptan azıcık uzaklaşıp havuza girmekte buldu. Tartışma sürerken biz “CX Kuşağı MNC” olarak gözümüz havuzda yüreğimiz “sağlık açısından” pır pır ediyordu. Vakit ilerlemişti. Yorgunluk artmıştı. Tartışma germişti. Geçen dört ayın özlemini giderme mayhoşluğu sağlık sınırlarını zorluyor gibiydi. “Kırmızı İnce Çizgi” gözümde canlandı. Havuzun bir o yanına bir bu yanına bakıp kaldık. Tartışanlar pek farkında değildi ama kimi yüzler iyice asılmıştı. Bu yüzlerin arkasında sessiz çığlıklar, isyanlar yükseliyordu. Yarın gün doğduğunda bunun artçıları olacaktı. Üstelik bir de yarın Bayramdı. Eve döndüğümüzde uyku kaçmıştı. Sabahın beşine kadar süren uykusuz gecenin bir vaktinde WhatsApp’ta yeni bir grup oluşturup saat 02.30 da bir mesaj yazdım. Korkularımı ve Bayram Yemeği sonrasında yapmak istediğimi paylaştım. Zoru görünce babamın DNA sından gelen cesaretin bir parçası su yüzüne çıkıyordu. Çok şükür ki hasretin, özlemlerin gölgesinde duble yapan keyiflerin beni (bizi) korkutan herhangi bir yan etkisi olmadı. Tartışmada kimler David Kantor’un “Dört Rolü”nde ve nasıl yer alıyordu ?(http://www.kantorinstitute.com/fullwidth.html)

Hamle Yapan (KC)” Anıtın yıkılmasına çok sert karşı çıkıyordu. “BC” bu görüşe başlangıçta “Taraftar” oluyordu. “Muhalif” kanatta gecenin özel konuğu (ND) vardı. “Kenarda Duran (PC)” meslek odası konusu açılınca devreye girip konuya yeni bir boyut getirip “Hamle Yapan”a güç katıyordu. Grupta EC ve ÜC “Taraftar” olmakla birlikte tartışmayı düşük profilde tutmak için aktif katılımcı değillerdi. İşte Dr.Kantor’un bu dört rolü tam olarak içeren diyalogun ruhumdaki esintisi Dr.Isaac’ın kitabından bir aktarımdı öğrenme yolculuğumda. Bu kitap elime nasıl düşmüştü ?

Onbir yıl önceydi. Yılın son ayıydı (13.12.2006). EBSO (Ege Bölgesi Sanayi Odası) da “Liderlik Zirvesi” ne katılmıştım. Hem zirveyi hem de konuşmacıları çok sevmiştim. Ertesi yıl kurumsal “Koçluk Çalıştayı” yapacağımız Gamze ve Zeynep Hanımlarla tanıştım. Zirve çıkışında bir kitap standı vardı. Dr.Isaac’in iktabını bir görüşte sevdim ve aldım. Onbir yıl önce CINOS’un üçüncü evresinin “Yetkinlik Geliştirme” görevini anlamaya çalışıyordum. Bir yıl önce “MAS/Mükemmeli Arayış Sempozyumu” etkileşiminde Rio’da “Yumuşak ve Sert”, “İhtiyar Delikanlı” ya da “Öykü Anlatmak” ile ilgili iki aşamalı sunum yapıyordum. Ana mesajım da “CoCI / Co Create Innovation / Hadi Gel Köyümüze Geri Dönelim” benzeri “Yenilikçilik” idi. Arman Hocam sağdı. Mor İneğin Akıllısı’ndan sonra “İnovasyon” a odaklanmıştı. Hatta İstanbul’da bir konferansına Bursa ötesi açılımla katılımımı zorlamış ve gerçekleştirmiştim. Bu heyecanlı gelişmeler ışığında Dr.Isaac’ın kitabı anlamlıydı. Okudum. Anlamakta zorlandım. Tekrar okudum. “Aradığını Bulan Beyin” ile seçmeli okudum. Öğretilerinin kimilerini SSTC Öğrenme Yolculuklarında kullandım. Sonra kitap çatıya çeyizlerin arasına çıktı. Kitabın tam beş ay sonra 13.04.2007 de Anjio sonrası izinliyken parkta Barış’la beraberken yine elimde olduğunu görüyorum. On yıl önce Barış yedi yaşındaydı. “Çok güneşli bir Cuma günüydü” yazmışım kitabın o gün elimde yeniden okunur oluşunda. Anjionun mahmurluğu olsa gerek ki kitabın başındaki boş yere yazdığım not şöyle devam ediyor “Bu kitabı okurken içim huzu dolu. Seneye BH (Bitki Hekimliği) Serüveninin bedeli bu güzel ortamdan ayrı kalmak olacak ( O günlerde Nezuş’u ikna edip hayallerimi TOMBUL’laştırıp Erzincan’ın Koruk Köyüne kadar uzanacağım diyordum). Bence değer. Çünkü bu kendimi ilk kez “Eylemli Doçent”, “Becerikli Uzman”, “Ziraatçı Mustafa” olarak hissedicem. Sağlığım elverirse...” Bu kadar mı ?

Hayır. Kitap yaklaşık bir ay sonra (23.05.2007) yine elimde ve bu kez İtalya/Fransa/İsviçre yollarında. Bu çok güzel seyahatte Nice’de aynı masayı paylaşıp da ünlü kırmızı etin yanında Fransız çeşitleriyle mükemmel kırmızı şarap keyfinde Özlem ve Nilgün hanımların cep telefonları da yine kitabın bir yerine yazılmış. Tur bitmiş ve 02.06.2007 de bu kez Çeşme’de deniz kenarında kitap yine elimde. Devam ediyor. CINOS’taki son yılımda Tohum Bölümünün talebi üzerine ilki Afyon’da yapılan SSTC Öğrenme Yolculuklarında kitap yine sırt çantamın ön gözünde yerini almış (13.09.2008). Yetmez mi ?

Yetmemiş. Bir yıl sonra; daha doğrusu CINOS’taki 24 yıllık öğrenme ve ustalık yolcuğğundan sonra çok beğendiğimiz için tekrarladığımız İtalya-Fransa-İsviçre turunun Milano ayağında kitap yine elimdeymiş ( 30.05.2009)…Ve dün Çeşme deniz kenarında yine elimdeydi. Çünkü Havuz Başındaki diyalogta dikkatimi çeken rolleri kitabın öğretileriyle buluşturmayı istedi yüreğim. Tekrar Anıtın yıkılması tartışmasının sonlarına doğru gelmek ve rolünü ustaca değiştiren BC den söz etmek istiyorum. Neden ?

Onyedi yılın birlikte öğretilerinden damıtılan görüşlerim var; doğru ya da değil. Beni etkileyen ve beklentilerimi şekillendiren. Sessiz duran BC tartışmaya girdi mi sonuna kadar gider ve “İllallah” dedirtecek sınırda o vazgeçmez; bizi vazgeçirttirir. Ya hamle yapandır; sonuna kadar hamleci kalır. Ya muhalefettir sonuna kadar muhalif kalır. O gece önce hamlecinin (KC) taraftarıydı. Sonra baktı ki grupta üç nesil var ve tartışma gittikçe keskinleşiyor ve birden “Kenarda Duran” rolüne dönüp “Bu konu bizi ayrıştırıyor, lütfen konuyu değiştirelim” dedi. “Vay canına” . Bu davranış bizden gelmeliydi. Biz yetmişi aşmış ve tartışmada pek fazla da etkin rol almamış, saçı (ve hatta …) ağarmış ya da saçı kalmamış yaş almışlar bunu görüp de dillendirmeliydik. Bunu 17 yaşındaki BC yaptı. Helal olsun. Ne kadar hızlı geçiyor zaman ? Biz inişe geçerken, yaşam gölünün karşı kıyısına cılzı kulaçlar atarak inkitaları (kesintileri, duraksamaları) oynarken bunu BC söylemişti. Konuyu değiştirebildik mi ?

Hemen değiştirmek erkekliğe sığmaz diye düşünüp, azıcık yan yollarda oyalandıktan sonra hem konuyu hem de mekanı değiştirdik. “Evli evine, köylü köyüne, kimin evi yoksa sıçan deliğine” diyerek dağılırken saat yeni güne çoktan başlamıştı. Ya sonra ?

Havuz kenarı sefasının ertesi günü bayramdı. Bayram yemeğimiz her zaman ki gibi şükür ve şükran doluydu. Uyuduğu için gelemeyen Sessiz Meleğimiz Aslıhan (ABİDE’mizin “A” sı, “Has”ı, “İlk”i ve BİDE yı “@” et’leyen ilk torunum, 1993/24 yaş) dışında C12 olarak tam kadroyduk. Nezuş’un masasında dualarımızla, sevgilerimizle tek vücuttuk. Yüreğimizde burukluklar mutlaka vardı (Ümit’in Tac.lanması, ertesi gün Barış’ın Boston yolcusu olması gibi) ve çok şükür ki bugün Boston’da “Harvard” da “Kenarda Bekleyenden Hamleci Konuma Geçme Ustası Barış” hem öğrenmede, hem de kariyer yolculuğunda ve asıl önemlisi kendisini kuşatan “Sanal Fanusu” yıkan bir kilometre taşını daha aşıp “elinde yeni bir anahtarla” gelecek yurdumuza, Dualarımız onunla ve tüm ABİDE’miz için. Bunca açıklamadan sonra yazımın girişindeki INDY ne demek ola ki ?

Bir diğer kitap da Mart ayından bu yana camlı bölmedeki televizyon sehpasının altından hiç uzaklaşmadı. Ben Miller’in “Bilim Aslında Çok Eğlencelidir” isimli kitabı öykü tadında öğretici (http://www.kulturvebilim.com/2016/01/ben-miller-bilim-aslnda-cok-eglencelidir.html). Bir yerinde “…İnsan genleri mantıklı olarak işlevlerine göre adlandırılır. Bu yüzden LCT adını Laktazdan almıştır. Laktaz bir proteindir ve tüm proteinler gibi DNA mızda kodlanmıştır (LCT; Kromozom 2 de yer alır). Diğer türlerde, örneğin meyve sinekleri ve farelerde bulunan genler genellikle biraz daha süslü isimlere sahiptirler. Mesela Meyve Sineğinin alkole karşı hassasiyetini arttıran geninin adı “İki Yudumda Sarhoş” ve genital organlarıyla bağdaştırılan geninin adı da “Ken ve Barbie”dir. Şahsen favorim Meyve Sineğinin ömrünü arttıran gene verilen “INDY” ismidir…” der Dr.Miller kitabında. Bu ismin de öyküsünü anlatan yazar kısaltmanın açılımının “I’m Not Dead Yet / Ben Henüz Ölmedim” olduğunu da dip not olarak veriyor. Nereden nereye ? Neden bu denli dallandı budaklandı ?

Sözün özü; havuzun başında keyif doruk yaparken yeşeren korkularım, bayram yemeği sonrası paylaşılan endişelerim, Boston’lu yolcumuzun “Kenarda Durandan Hamleciye Dönüşen Tutumu” ve babamın DNA sından su yüzüne çıkan bir bölümü ile “Ben henüz ölmedim” diyebilmenin hazzı Haziranın son günlerinde bu çerçevede yazıya döküldü. Umarım bir mesaj iletir.

Yolunuz açık ve aydınlık olsun.

 

Öykücü