Mustafa COPCU » Blog Archive » Yaşam Büfesinde “Eşekli Sözler”

Yaşam Büfesinde “Eşekli Sözler”

“…Gerçekten çok çalıştım… Öyle bir hastalık ki ülkemdeki her insanı etkilemiş… Bir ekonomi ancak kendisini oluşturan kuruluşlar kadar sağlıklıdır… Hepimiz bunun geçici bir çözüm olduğunu biliyoruz…Yeni yatırımlar herkes için iyidir… İddialı bir hedef belirledi… Allah’tan doğru yere gelmişti. Biz sadece bir ilk yardım ekibi değildik… Her bir hücreye kadar sondaj yapmamız gerekti… Gerçekten anlamak ve sistemde ne tür işlev bozuklukları oluştuğunu teşhis etmek için… Ne bulduk ?… Şimdi ne düşündüğünüzü biliyorum… Bulduğumuz şey çaresizliğin kahredici düşüncesiydi… İnsanlar bitik ve çaresiz hissettiklerinde daha büyük bir sistemdeki rollerini göremezler… Bu işi sizin adınıza yapacak birini bulmaya çalışırsınız… Her bir paydaş bizim ulaşmaya çalıştığımız ortak amaca katılmalıdır… Kimsenin rolü küçük değildir; herkesin rolü önemlidir… Kimse sizi durduramaz… Siz ve ben sahaya inip kolları sıvayıp çaresizliği reddettiğimizde… Gereken şeyin biraz daha alan açmak olduğuna inanmaktır…”

Aklımı ve ruhumu eşeklik sohbetlerden koruyan diyaloglarım ve öğrenme yolculuklarım

Merhaba

İki gündür Çeşme, gerçek anlamda bir bahar yağmuru yaşadı. Tam bir Hıdırellez sevinci oldu. Alaçatı yine organize şenlikli idi. Ateşin etrafındaki insanlar orkestranın oyun havalarına eşlik ederken günlük dertleri, ülkesel sorunların yansımalarını unutmuş gibiydiler. Alaçatı’nın İstanbul havalı restoranlarının masaları sokaklarda ve yine tıklım tıklım doluydu. O gruplara yaşamın sıkıntıları hiç uğramıyor gibiydi. Yan sokaklarda bu yaşama ayak uydurmaya çalışanların görüntüsü ise tıpkı rahmetli Cemal Nadir Güler’in karikatüründeki gibiydi. Ellili yıllarda değerini tam bilemediğim kitaplığımın en değerli kitabıydı Güler’in kitabı. Kendimle özdeşleştirdiğim karikatürün birini hep anlatırım. Kendime benzettiğim karikatürdeki çocuktur. Elinde bir dilim ekmek, yarısı ısırılmış ve büyük olasılıkla üzerine salça sürülmüştür ve çocuk bunu sokakta yemekten çok mutludur. Ben de sokakta elimdeki ekmeği yemeyi çok severdim. Şimdiki çocukların (ve ergenlerin) organize fast food restoranlarında yemeleri de bir bakıma sokakta yemenin hazzını yansıtıyor olsa da bizim zamanımızda sokakta bir dilim ekmek yemenin keyfi bir başkaydı. Karikatürdeki çocukla kendimi özdeş hissetmemin bir diğer nedeni de elinde tuttuğu el yapımı tahta araba oyuncaktır. Ben de çocukluğumda tahta ve tel arabalar yapardım. Üçüncü görüntü ise çocuğun giydiği kısa pantolondur. Tam kısa değildir. Hani daha sonraları Bermuda diyerek moda kıldığımız türden ki ellili yıllarda bu tür pantolon giyerdim ve bundan nefret ederdim. İşte o unutamadığım karikatürde çocuk kırık aynanın karşısında dudağına ruj süren annesine bakar ve sorar : “Anne o sürdüğün karın doyurur mu ?” Annenin yanıtı nettir: “Doyurmaz ama tok gösterir”. İşte Alaçatı’nın yan sokaklarında yaşam koşullarının ağırlaştığı (İstanbulluların yükselttiği fiyatlardan dolayı) günümüz koşullarındaki görüntüleri tok görünme gibi görünür bana. Her neyse biz Alaçatı’dan günümüz Türkiye’sine dönelim. Bunun için öncelikle yazımın girişindeki alıntıların kaynağını açıklayayım.

Kenya’lı genç ve güzel bir kız, öğrenci bursu kazanır ve ABD’e gider. Biyokimyaya meraklıdır. On yıl ABD de tahsil görür. On yıl sonunda konusunda doktora yaparak ülkesine döner (2014). Amacı, hedefi bir ilaç şirketinde çalışmaktır. Ülkesinde yaygın olan sıtma ve kanser gibi hastalıklara çare bulmak idealindedir. Bir de bakar ki ülkesinde herkesi etkileyen çok daha önemli bir hasta vardır. Ülkesinde %17 genç işsiz vardır (ülkemde daha çok). Ülkenin baş kenti yaşam endeksi sıralamasında 177 nci sıradadır. Dünya Bankasının İş Yapma Kolaylığı Endeksi sıralamasında ülkesi 189 ülke arasında 136 ncıdır. Bu hastanın acilen tedavi edilmesi gereklidir. Bir laboratuvarda işe başlar. Bu laboratuvarda bilgisayar uzmanları, matematikçiler, mühendisler ve kendisi gibi bir kanser araştırmacısı vardır. Bir gün laboratuvarlarına ülke başkanı gelir. Onları destekler, Yüksek bir hedef ortaya koyar: Dünyanın ilk 50 ülkesi arasında girmeyi hedefler. İki yıl önce bu ekip çalışmalarının sonuçlarını ABD de California-SanFrancisco’da 12 dakikalık bir söyleşi ile paylaşır (Kasım 2016 / TED). Genç kızın adı Dr.Charity Wayna’dır. Bu kısa süreli sunumda Dr.Wayna ve arkadaşlarının neler yaptıklarını, nasıl yaptıklarını göremezsiniz ama neden yaptıklarını anlayabilirsiniz. Hani hep derim ya “İnsanlar ve şirketlerin hemen hepsi ne yaptıklarını bilirler; insanlar ve şirketlerin pek çoğu nasıl yaptıklarını bilirler; ancak insanlar ve şirketlerin pek azı neden yaptıklarını bilirler”. Bence, buna inanan Dr.Wayna, “Öykülerin Gücü”ne olan inancıyla “neden” üzerinde durarak iki yıl içinde nereden nereye geldiklerini anlatır. İki yıl içinde Kenya 136 ncı sıradan 92 nci ülke sırasına yükselir ve dünyada en üstte yer alan üç küresel reformcu ülke arasında yerini alır. Bir de ülkeme bakıyorum ve BB- le neleri, nasıl ve neden yitirdiğimizi düşünüyorum. Dr.Wayna ve arkadaşlarının düzeltmeye, iyileştirmeye çalıştığı hasta kimdi ? DEVLET

Peki bizim devlet hem de Kenya’dan daha beter hastalıktan ızdırap çekerken onca yıl ne yaptılar, nasıl yaptılar ve asıl önemlisi neden yaptılar ? Bence işin temelinde kıçının kılı ağarmış koca adamların cahil cesaretiyle, hain ve hırsızlıklarla devletin soyulmasına, yozlaşmanın artmasına engel olamadıkları bir yana adeta destekler gibi görmezden gelmelerinde yatıyor ve bunu da dilleri yandaş yaratmada etkin oluyor. Ak’lı Kara’lı, Kılıç’lı İnce siyaset ile bu durum düzelir mi ? İnşallah. Kolay olmayacaktır. Bedeli ağır olacaktır. Çünkü herkes eşekliğe, eşek yerine konmaya ve eşekli yaşam stiline alıştı ve konfor adına, el penisiyle gerdeğe girmenin rahatlığı, hoyratlığı adına uçuruma doğru yuvarlanmaya katkı sağladı. Şimdi özverili ve acı reçeteli yaşama girince görelim bakalım nerelerden nasıl tepecek dürüst yaşamın isyanları. Eşekli sohbetleri dilinden düşürmeyenler lise çocukları olsa hadi yine eyvallah derdim. Bizim de lise yıllarımızda elmalı, kaplumbağalı ve aynalı eşek sohbetlerimiz olurdu. Eşek pek çok anlatımın sembolüdür. Fıkralarımızda ayrı bir yeri vardı. örneğin “Gülen Eşek” fıkrasını bilir misiniz ?

“…Deli olduğu söylenen bir padişah ferman salmış dört bir yana. -”Eşeğimi güldürene bin altın vereceğim” diye. Ülkenin her köşesinden adaylar gelmiş uğraşmışlar, didinmişler ama bir türlü eşeği güldürmeyi başaramamışlar. En sonunda bizimkisi (!) gelmiş eşeğin kulağına bir şeyler fısıldamış. Eşek başlamış kahkahalarla gülmeye. Bizimkisi almış bin altını dönmüş evine. Eşek günler, haftalar hatta aylar geçtiği halde hala kahkahalarla gülmekteymiş. En sonunda padişah bir ferman daha yayınlatmış: -”Eşeğimi ağlatana iki bin altın” diye. Yine ülkenin dört bir tarafından adaylar gelmiş ama eşeği bir türlü ağlatamamışlar. En sonunda yine bizimkisi gelmiş.- Bizi eşekle yalnız bırakın, demiş. Ahırda geçen 1-2 dakikadan sonra eşek bağıra bağıra ağlamaya başlamış. Padişah iki bin altını verirken önce güldürmek, daha sonra ağlatmak için ne yaptığını sormuş. Cevap şöyle olmuş:- İlk gelişimde eşeğe “Benimki seninkinden büyük” dedim, eşek gülmeye başladı. İkinci gelişimde ise çıkartıp gösterdim…

Bu fıkra neden aklıma düştü ? Geçen seçim sonrasında atı örnekleyip nasıl Üsküdar’a geçtiğini; eşekli olanların Niğde’den Bor’a geçmelerini öğütleyen uzun adam bugünlerde Necip Fazıl’ı bırakıp; Ziya Paşa’lanmış ve zerduş palan ile eşekliği yine diline dolamış. Yukarıdaki fıkra yanında “Issız adada Aslanla Eşek” fıkrası da yine lise yıllarımdan anılarımda öne çıkıverdi. Can sıkıntısını aşmak için “hadi seks yapalım” teklifine olumlu bakan aslan ilk hamlede “Aha ” deyince eşek aslanın sırtını okşar ve “Sen aslansın” der. Bu nedenle eşekle uğraşanların aslan da olsalar dikkatli olması gerekir. Çünkü o eşek ki genetik bilimine katkı sağlamış ve “Türler Arası Melezleme” ile hem kısırlığı ve hem de “Melez Azmanlığı” konusunu, bilimsel gayretin sonucu olan Katır örneğinin öğretilerinin “Melez Mısır”a aktarılmasına örnek olmuştur.

Şimdi eşekliği bir yana bırakıyorum. Odağımı değiştiriyorum. Bu hafta buluşacağımız 50 yıllık dostlarımdan biri taa Florida’dan yola çıkıyor bu buluşmamız için; hem de öğrencilik dönemlerinde bile duymadığı heyecanlarla. Bu heyecanların yanı sıra blogumu okuduğunda “Kavrama” nın İngilizce karşılığını boş bıraktığımı görünce gönüllü ve inançlı yardımını hemen uzatıyor. Bu da beni MEST ediyor. bu keyifle olguyu sevgili Utku ile paylaşıyorum. Utku ile Şükrü arasına yeni bir köprü kuruyorum. Utku içindekileri döküyor. Şükrü anında 1972 de başlayan serüveninin özetini paylaşıyor. Zor Kanada günlerine bakınca yaşamımdaki üç Kanadalı Türk dostumu düşünüyorum. İlki altmışlı yıllarda kayın biraderimin kan kardeşi olan Eray idi ki kendisi daha sonra Ottowa’da yüksek mahkeme yargıcıydı. Diğeri yeğenimin oğlu İlke ki birkaç yıl önce üniversiteyi bitirdiğinde Kanadalı Meg ile evlenip Kanadaya yerleşti. Bir yanda tarımla uğraşıyorlar ve bir yandan da pilotluk eğitimini tamamlayıp yakında bir hava yolu ile ülkemize gidiş gelişi daha kolay olacak bir yakın geleceği inşa ediyorlar. Üçüncüsü ise sevgili sınıf arkadaşım Şükrü ki ne yazık ki Kanada’da geçen onca yıl kaderini keder kılmaktan öteye kazanımlar sağlayamamış gibi görünüyor gözüme. Bakalım bu hafta Kuşadası Ramada’daki sohbet gecemizde kendi “Strateji Tuvali”nde bize hangi renklerle hangi kararlarını paylaşacak ? İşte sevgili Şükrü ile sevgili Utku arasında kurduğum diyalogun son yansımalarını onların izniyle paylaşmak istiyorum:

İki gün önce sevgili Ersin (Prof.Dr.E.E.O.) in isteği üzerine onun hazırladığı motiflere “Kova” yı ekleyerek ve 2013 Antalya buluşmamızdan 68 li kızlarımızın sözlerini de seslendirerek bir film yapıp paylaşınca yola çıkma hazırlığında olan Şükrü’yü de “cc” yapıyorum aşağıdaki iletime: “… Merhaba Ersin, Çeşme’de Kuşadası buluşmamızı düşünürken dün bloğumda bir yazı yazdım ve ekine de ~3dk lık bir film ekledim. Belki sohbet gecemiz için bir ön bilgilendirme etkisi olabilir diye sizinle paylaşıyorum. ZM68 Grubumuz içinde buluşma öncesi paylaşılmasında fayda görür müsünüz ? Selam ve sevgilerimle…”

Anında Şükrü’den okyanus ötesinden yanıt geliyor, içten inançlarıyla zenginleştirilmiş: “… Hazirladigin kisa filmin herkese faydali, aydinlatici olacagina ben de inaniyorum. Yol, bavul hazirliklari yaninda cok da heyecanliyim. 1964′de yaptigim , Istanbul’dan Paris’e meshur  ” Orient Express ” treni icinde yaptigim  60 saat suren yolculukta , o yillarda bu kadar  heyecanli hissetmemistim kendimi. Bu yolculugun finansmanini , benim ne kadar sinirli gelir sartlarinda ( sadece burs ) tahsilimi devam ettirebildigimi kavrayan  Izmir Fransiz Kultur Merkezi muduru Monsieur Arnold, mudur yardimcisi  Hilmi agabey, fransizca hocam Monsieur Amour,  benim icin yarattiklari ozel bir fon  sayesinde yapabilmistim. Oldulerse ruhlari saad olsun, sag iseler Allah onlara daha da uzun saglikli omurler versin. Bu uc insanoglunun bana o yillarda verdikleri ivme bana ufuklarin yolunu acmistir. Selam ve sevgilerimle. Sukru Kaya...”

Sevgili Şükrü yaşam büfesinde sıraya geçme gayretlerini yansıtan bu anlatımını pek çok kez değişik ortamlarda içtenlikle paylaşmıştır. Bunun öncülü olan Muğla’nın Saburhane mahallesindeki çocukluğunu da anlatmaktan çekinmez gelecek kuşaklara çabalamanın önemini yansıtmaya çalışırken. Ben de bunun üzerine önceki yazımı bir linkle kendisine gönderince yine hemen boşta bıraktığım bilginin işlenmesine ait dördüncü adımın İngilizce karşılığını gönderiyor aynı gün içinde : “…”Sadelestirmek” baslikli blog’unda ,  4 numarali “Kavrama” kelimesinin Turkce karsiligini bos birakmissin. Ben bu kelimenin en yakin İngilizcesini  “Digesting” olarak goruyorum. Referans olarak da  ” tureng.com ” isimli tercumeleri kullanirim. Selamlarimla…” İşte bu kadar; daha ne ister insan böylesi içten inanan dostları oldukça.

Bu ince jeste bir gün sonra, dün yanıt verebiliyorum: “…Teşekkürler Şükrü, İşte hep beklediğim böylesi küçük adımların ana mesajları: “Seni görüyorum. Seni dinliyorum. Seni anlıyorum. Seni önemsiyorum” demek olan boş bırakılmış yer için “digesting” sözcüğünü yerleştirmen. Benzerlerini genç dostum, profesyonel eğitmen Utku da yapıyor. Mutlu oluyorum. Bu nedenle hem  bu mesajı Utku’yu da gönderiyorum; hem de bu katkını bloğumdaki yazıma yapacağım eklemelerle aktarıyorum. Selam ve sevgilerimle; teşekkürlerimle...”

Bu pası yakalayan Utku geri durur  mu ? Anında yanıtını veriyor hem de içine umut mesajları doldurarak: “…Merhaba Mustafa Hocam, Yaşam Büfesinde “Sadeleştirmek” yazınızı okuduktan biraz sonra mailiniz geldi; hem mutlu oldum hem şaşırdım, sanki okuduğumu fark etmişsiniz duygusu ile. Şükrü Bey”in fark ettiği ayrıntı dikkatimi çekti, nasıl fark ettiğini merak ettim; zihnimde beliren yanıtlar eşliğinde (Odak ve ilgi alanı İngilizce olduğu için olabilir mi? Dostu Mustafa Hoca”nın yazılarını okumak ayrıca bir heyecan ve lezzet olduğundan daha dikkatli okuduğundan mı?…). Ve aranızdaki değerli ve mesafelerin etkileyemediği özel dostluğa imrendiğimi paylaşmak isterim. Yazılarınızı okurken not üstüne not aldığımı, içselleştirmek için özel bir çaba (keyifle) gösterdiğimi tekrar paylaşmak istiyorum. Yazdıklarınızı değerli bir hazine görüyorum; yanı sıra bu hazineden yararlanmak için ÇEZ gerekli (çaba, emek ve zaman ). Mayıs 2018″de vereceğim yedi farklı eğitim için hazırlanıyorum : …. Bu eğitimler benim için ne demek ? Öğrenmek demek ( yaşamda her gün eğitim…), sorumluluk demek, yeni şeyler söylemek gerek demek, kendimi sürekli yenilemek demek,,eski ama yepyeni olmak demek, üzerinde düşünmek demek : Bu konuda ne biliyorum? Ne bilmeliyim? Eğitimde ne anlatmalıyım? Onlara ne sormalıyım? Eğitimde hangi uygulamaları yaptırmalıyım? Bu süreçte temel kaynağım Mustafa Hocam sizsiniz, aklımdaki şu soru temel bilgi edinme ve bilgiyi içselleştirme yöntemim : Mustafa Hoca”dan edindiklerimi ( bilgi ) nasıl kavrayıp (digesting) içselleştirebilirim, ardından kendi sosumla sunabilirim? Yazınızdan çok etkilendiğim, yaşam boyu mantram olacak cümleler edindim ve hemen kerteriz defterime not aldım : “…Ne var ki benim de yaşım 73 ü tamamlayıp 74 den gün almaya başladı. Bu açıklamalarla kendimi ölüme hazırlıyorum gibi bir düşüncem yok. Yaşamaktan mutluyum; keyifliyim, haz ve huzur doluyum. Ancak yaşamdan keyif almanın zirvesini yaşarken yaşam gölünün karşı kıyısının göründüğünün de farkındayım.” Bu cümleleriniz Yıldız KENTER”in yaklaşık on yıl önce paylaştığı bir anıyı zihnimde canlandırdı : “Pencerenin önünden çekil, güneşi göremiyorum” diyen arkadaşlarım oldu, son nefesine kadar yaşama sımsıkı sarılan. Ve sizin daima paylaştığınız cümle : Bugün son günüm olsaydı bu yaptığımı yapmak ister miydim? Keyifli, huzurlu, haz ve huzur dolu günler dilerim. Karşıyaka”dan Çeşme”ye ve Amerika”ya saygı ve selamlarımla...”

Bunun hemen ardından da Şükrü bugün özellikle Utku’ya gönderdiği yanıtını ekleyeyim ve yazımı bitireyim: “…Turkiye’den “gurbet yolculugu’na , “Orient Express” ile 1972′de yola ciktim. Param Paris’te biti. Aylardan Eylul idi. 45 gun kadar, bag bozumu ( Wine Harvesting ) islerinde calisip kazandigim para Okyanus’u gecme imkanini bana verdi ve 2-Kasim1972 gunu Montreal ( Quebec,Canada )’in  Dorval Havalimaninda karaya ayak bastim.     Kristof Kolomb’dan tam 480 sene sonra.  Disarida da  diz boyu kar yagmis…  O aylarda Canada topraklarinda ne beklenir ki !   Tanidigim veya isim-adresi verilen bir kimse de yok o topraklar uzerinde… Canada hayatim boyle basladi.  Isminizi  sayin  arkadasim Mustafa Copcu  e-mail’lerinde  cok zaman zikrediyordu. Sevindim, “Okyanus’u gecmeden , dunya aydinlari ne kadar bilgileri toplayip  “  analyse-synthese”  yapmaya baslamislar “, diye…1997 Kasim ayinda da cebimde $800.00 ile  USA’nin Florida Eyaleti’nin Key West sehrine yerlestim. Canada  “survival” hikayelerim  yasam mucadelemin bir safhasi oldu.  USA’daki mucadelemden , yas 73′e ulassa bile henuz yilmadim. Yasam golunun son sahili gorunse bile, kulac atmaya devam ediyorum.  USA bir ziddiyetler ulkesi.  “Ici beni, disi seni yakar” derler ya turkcede. Buralarda doktora yapip anavatana boburlene boburlene donup bir koltuga oturmak, madalyon’un bir yuzu,  buralarda  diplomali veya diplomasiz yerlesip herkes gibi  “ekmek kazanmak” ise madalyon’un obur yuzu. Degerli Utku Bey,  siz ve arkadasim Mustafa benim gozumde, cok kimsenin gipta ettigi   ”ermisler” sinifina girmissiniz. Sizlerle iftihar ediyorum. Insallah nasib olur da sahsen de tanisiriz. Buyuk gurur duyacagim. Sukru Kaya…”

İşte bunlar beni ülkemin koca koca adamlarının beni eşekliğe sürüklemeye çalıştıkları kaos girdabından aklımı kurtarmamı sağlıyor. Teşekkürlerimle şükrediyorum.

Ülkem seçim atmosferinde nursuz yüzlerin, arsız sözlerin etkisi altında umuda yolculuğa çıktı. İyi olur inşallah diyerek umutların yeşereceği günlere sağlık ve esenlik içinde erişmek dileklerimle yolunuz açık ve aydınlık olsun.

Öykücü