Yaşam Büfesinde “Inovatif Anılar”

“…Ormanda yangın çıkmıştır. Panik yaşanmaktadır. Herkes ormandan kaçmak için çıkışa yönelince yol tıkanır. Ormanın kralı Aslan bağırır: “Herkes sıraya geçsin. Çıkış alfabetik sırayla olacak”. At, Ayı sırasını beklerken Bit en öne geçmiştir. Aslan kızgınlıkla seslenir: “Hey ! Sen, sen bit değil misin ? Neden sıranı beklemiyorsun ?” Bit sakince yanıtlar: “Evet, bitim ama senin bildiğin bitlerden değilim” ve bit en önde ormanı terk eder…”

 

Rio 2005 den Netsgiller 2020 e uzanan süreçten deneyimlerin etkisi ve 2013 de paneldeki uykusuz gecelerin eskimeyen etkisi, katkısı

Merhaba

Aslan, bitin sırasını değiştirmemiştir. Bit ilk çıkan olmuştur. Birkaç kez yazdığım bu edepsiz fıkrayı bu yazıma neden yine giriş konusu yaptım ? Çeşme’de iki gündür gerçek kış yağmurları kısa aralıklarla yaşayınca camlı bölmenin ılık ve ferah ortamında eski defterleri karıştırmaya başladım. Arayışlarımı çeşitlendirmek için aralara Pardayyanlar‘ın birinci cildini okumayı yerleştirdim. Çocukluk günlerimdeki gibi keyif alırken bir zamanlar bir televizyon dizisi olan “Ekmek Teknesi”nde “Heredot Cevdet” in tarihi anlatış biçimini anımsadım (https://www.youtube.com/watch?v=iqmJNxuY4QI). Öykücü Hasan Kaçan‘ın kişiliği için beni olumsuz etkileyen kimi söylentiler etkili olsa da ben “Öykülerle Öğrenme” adına onun anlatma ve öğretme stilini hem sevdim (!) hem de bunu bir “inovasyon” olarak gördüm. “Inovasyon” sözcüğü ve buna ait örneklerimi ve mesajlarımı en çok 2005 yılında kullanır oldum. Bu yılın “öncül” ve “ardıl”ında neler oldu da 2005 yılı anılarımda neden en çok keyif aldığım yıl oldu ?

Öncül ve Ardılı ile 2005 in Öğretileri

Öncelikle 2005 nasıl bir yıldı (> 2001 krizinden sonra “recovery” > olumlu esen rüzgar; önemli olan pozisyon ve rüzgarı arkamıza alırken angut gibi yuvarlanmamak gerek) ? Syngillerin iç dinamiklerinde neler yaşanıyordu (>Paris’teki F2 öğrenme yolculuğu; Mısır’daki cesaretin sürmesi) ? İkinci global birleşmenin beşinci yılında “Büyüme ve Gelişme“nin heyecanları altında “İkinci Fazı”na  (DOD1 den DOD2 e) geçmekte olan Syngillerde neler yaşanıyordu (>Ülke müdürünün hızlı yükselişi; uzaktan kumanda ile özgürlüğe uzanan yoldaki çatışmalar) ? Ne demek “DOD1 ve DOD2″ ? (> “Ekip” ten “Performans” a “Omurgalı Liderlik”) Nasıl olmuş da daha beş yıl önce yıllık toplantı bile yapmakta fayda ummayan “Elit Yönetim”den sonra yurt dışındaki yıllık keyif Kahire yoluyla Rio’ya nasıl uzanmıştı (> İstanbul’un Boğazı’ndan Bornova’nın fabrikasına taşınma > hem tasarruf hem de işin mutfağında olup gerçeklerle yüzleşmek ve hızlı önlemler almak) ? Tüm bu sürpriz sayılacak ilerlemeler içinde, “uzatmalar”ı yaşayan SCDM olan ben nelerle uğraşıyordum (> “Bitti artık” derken “Yaşıyorsan bitmemiştir” demek) ? Neden 15 yıl gerisine uzanıyorum bugün yine (>Haftaya Netgillerin yıllık toplantısı var > geleceğe uzanan noktaları geçmişe bakmadan birleştiremezsiniz) ?

“…Bizi körleştiren nedir? Hızla koşarken hangi rüzgar gözlerimize dolar da aradığımız şeyin tam da ortasında olduğumuzu görmemizi engeller? İnsan ruhunun ve zaaflarının büyük yazarı Lawrence Durrell’ın kahramanı gibi biz de genellikle “binlerce küçük ayrıntıyı” ıskalarız (H/25.0207AA)…” Ormana bakarken ağaçların bireyselliğindeki mesajları ıskalama(ma)k ya da temsil ettiği konumunu düşünmeden “ırgalamak” sözcüğünden sakınmamak…

Rio’dan bir yıl önceydi. CINOS’luların CİNO kanadı için yıllık toplantıyı yurt dışında yapmak (Mısır-Kahire) bir ilkti. Büyüme ve gelişmenin hızlanan yükselişinin ilk adımlarındaki motivasyonu korumak adına çok doğru bir seçimdi. Daha birkaç yıl önce Antalya’da paintball ile genel müdürü vurma yarışı; dansözün önünde diz çökme bir işe yaramamış ve yalvarmalar para etmemişti. Boğazın serin sularına bakarak kristal kadehlerde şampanya patlatma devri kapanmış ve Malabadi Köprüsü‘nden geçmek için “tebdil-i mekan”da ferahlık vardır diyerek eleğin üstünde kalanlarla İzmir’de karargah daha doğrusu “sahra çadırı” kurulmuştu. İnanç ve tutku yükselmiş ve “Cesur Adamlar BEE” mesajıyla hedefleri aşıp 2004 de yurtdışında yıllık toplantı yapma ödülünü yaşamışlardı (CINOS’un “S”leştiren “Z”kanadı için yeni değildi). Bunu izleyen yılda Brezilya (Rio) gerçek anlamda sürpriz bir ödüldü.

Bu sırada “eski köye yeni adet” getirmek hemen her sektörde günün baskın davranışıydı ve “Mor İnek“ten sonra “Inovasyon”un popüleritesi sürekli artıyordu. Ülkemizde bu konuda rahmetli Prof.Dr.A.Kırım başı çekiyordu. Rio’ya giderken uçakta Skylife‘ı okuyordum ve oradan yaptığım bir seçimi sunumuma başlarken “dikkat>ilgi” geçişi için kullanacaktım. Bunun için de “CoCI” diye bir sözcüğü flipcharta yazarak “Hadi gel köyümüze geri dönelim” gibi bir mesajı öne çekiyordum. “Inovasyon” çerçevesinde “Success Stories” olarak öne sürdüğüm dört konuya iki dakika ayırıp beşinci konu olarak “Yirmi Yıllık Sürdürebilir Başarı Öyküsü” olarak “Tatlı Sert TPS“i anlatmaya başladım. On beş yıl önce iki kısa film ve yirmiye yakın slaytla herkese verilen sunum süresinin iki katıyla “Başarı Öyküsü“nden genelleştirmelerle “kendilerini sorgulamalarına” çalıştım. Ve laf aramızda bu heyecanlarla Merih hanımın 1997 de ısrarla söylediği “Üçün Güzelliği” ya da “Üçlemenin Etkisi“ni bir yana bırakıp görsellerime boğuldum.

Inovatif Anıların Öncülleri (2004) > Tadında Bırakmak Gerek

İki global birleşmeden (1996 NOlaşmak; 2000 Synleşmek) sağ salim çıkınca “inkitaları oynamak” veya “Basü badel mevt” algısıyla daha bir fazla keyifliydi. Buna rağmen Teknik, Satış, Pazarlama ve Pazarlama Müdürü olarak CINOS‘taki yirminci yılımı doldurduğumda emekli olmaya hazırdım (2004). Meğer CINOS fırınından daha dört yıl ekmek yiyecekmişim. Birkaç yıl önce Antalya’daki HillsideSu’da Kayhan ve Barbaros’a törensel olarak “Kırmızı Tulum Giydirip (Akademisyenlere Cübbe Giydirmek gibi)” sahra gücünü motive etmenin hazzını yaşamıştım. Rio’nun öncülü olan 2004 yılında pazarlama müdürlüğünü devretmeye hazırken olumsuz bir “Shadow Effect / Gölge Etkisi / Hale Etkisi (Spartaküs Sendromu)” yaşamamak için dibe vurmuş olan TPK‘i “Seferberlik İlanı” ile yeniden (ve eskisinden daha yükseğe) “Zirve”ye taşımıştık (Korkuyu Yönetmek). Bunu Mısır (Kahire)’da “Cesur Adamlar (BEE)” görseliyle perçinledikten sonra emekli olmaya hazırdım. Mükemmel bir zamanlamaydı. Hem 16(+4)+20 ile iş yaşamımda 40 yılımı doldurmuştum hem de elimdeki elek duvara asılmaya hazır gibiydi. İşte bu fiziksel ve duygusal özelliklerle aklım, ruhum ve yüreğim doyumlu olarak ayrılmaya hazırdım. Olmadı. CINOS sürecim yeni bir görev çerçevesi içinde daha dört yıl sürecekti. Rio’ya uzanan 2005 yılının hem çalışmaları hem de sonuçları yeni güzelliklerle doluymuş meğer…

2005 yılının İnovatif Çalışmalarını Hızlandıranlar

Eğer 2004 yılında CINOS’tan ayrılmış olsaydım 2005 deki “Konuşma Halkası, Johari Penceresi, vb” öğrenimleriyle bezenmiş Paris’in doksan kilometre kuzeyindeki tarihi şatonun gün ışığı gören salonunda olamayacaktım. Bunu yaşamasaydım “Eğiticinin Eğitimi Öğrenme Yolculuğu“na çıkamayacaktım. Bu yolculukta bulunmasaydım F2 nin güzelliklerinde “Omurgalı Liderlik Modeli“nin anlam ve öneminden yoksun kalacaktım. Bu yoksunlukla 2005 den bu yana “Kendinizi Sorgulayın > Sahip olduğunuz değerlerin farkına varın ve…” diyemeyecektim. Bunu dillendiremeyince “Şu GAT Dünyada MASlaşmak için RAW mıyım ?” soru cümlesini yapılandıramayacaktım. Bu yapının yokluğunda “Başarı Formülüm“deki “10S” i oluşturan “D,P ve H“leri bir araya getiremeyecektim. On beş yıl öncesindeki 25.09.2005 günü Rio’da beni sahneye taşıyan bilgi ve verilerin vermeye çalıştığı mesajları yazıma eklediğim kolajın çerçevesinde biraz sonra açılmayacağım. Şimdi 2005 in ardıllarından kısaca söz edeyim ki 2005 den 2020 e uzanan öğrenme ve ustalık yolculuklarım daha iyi anlaşılsın.

2005 in Ardılları (İsviçre’de İrfan’la tazelenen SSTC, Prag ve St Petersburg sahneleri ile Prag’ta İKcılarla Kaplan, Büyükanne ve Asker oyunu sonrasında Antalya’da patlayan bomba ile veladdalin amin)

CINOS’lular 2005 in başarılarının hazzını (Smell Of Success / SOS) Rio’da beklentilerin üstünde yaşadıktan sonra 2006 yılında daha keyifli çalıştılar. Artık “ben senden daha önemliyim” bakışı kalmamıştı. Tek sıkıntıları ülke müdürü Avrupa’da “Ülkeler Müdürü” olmanın kariyer yolculuğunda “Syngiller Bayileri Projesi” için yaptığı baskılardı. Üst yöneticiler pek fazla direnç göstermeden, konuyu daha çok zamana yayarak duydukları sıkıntıyı geçiştirmeye çalışıyorlardı. Orta yöneticiler ise isyanlardaydı. Hedeflere ulaşmada uzaktan kumanda gevşeklik yaratmıyordu. Çünkü sistem güçlüydü. Otorite “Ne” istediğini ortaya koyuyor ve “Nasıl” konusuna pek müdahil olmuyordu. Tıpkı beş yıl önce olduğu gibi kurallar netti. Global beklentiler olarak ne istiyorlardı 2001 yılında ? 1.Bir milyar $ lık yeni satış; 2.Yarım milyar $ a yakın tasarruf; 3.Minimum %60 katkı ve 4.Maksimum %16 değişken masraflar ve 5.Pazar payının en az %25 olması (ki bu beşincisi primer bir istek değildi. Çünkü pazar büyüklüğünü istediğimiz değerlere manipule ettiğimizi iyi biliyorlardı). Dört koldan beklentiler bu kadar net ve ölçülebilir idi.  Aradan geçen dört senede “Go to Market Plus” öğretileriyle geliştiren donanımlarımızla becerilerimizi artırmıştık. Ben hala ve ısrarla “SSTC Öğrenme ve Ustalık Yolculukları“nı sürdürüyordum. Covey’in “Dördüncü L’si” olan bir “Miras Bırakmak” adına yardımcı eğitmenlerimi geliştirme gayreti içindeydim. Verilerin işlenip bilgiye dönüştürülmesiyle verimlilik artışı yaratacak ve bilgiye eklenen katma değerler ve yorumlarla hedefe uzanan yollarda kalıcı ve sürdürülebilir başarılara eriştirecek “Bilgelik Piramidi”ndeki gelişmeler güven veriyordu. “Güven”in alt yapısı sağlamdı.

Böylece 2005 in ilk ardılı olan 2006 yılında deneyimli SCDM olarak “şahsıma vazife çıkararak” yurdun dört köşesini dolaşıp “Yurttan Sesler” filmini yapılandırdım. İçine “iki kıl ve iki kel adam” dan görüntüler ekledim. Kellerden biri İsviçre’de İrfan’la birlikte “SSTC Refresh” öğrenme yolculuğunun baş rol oyuncusu olan eğitmendi. Çok güzel günlerdi. İkinci kel de İstanbul’da adeta kaçak yolcu gibi katıldığım “Awaking Yourself” konulu sohbetinde kaçak çektiğim video karelerindeki bay Sharma idi. Kıllardan biri Sinop Cezaevi’ndeki şovmendi. İkinci kılın kim olduğu izleyicilere kalmıştı.

Böylece 2005 Rio’nun ardılı olarak 2006 yılında Prag’ta “Yurttan Sesler”i sunarak Syngillerin “İyi, Zor ve Farklı” sorularımın kişisel yanıtlarını kayda geçirmek ve sunmak şansım oldu. Ne işe yaradı ? Ölçülebilir kılınsaydı belki bu sorunun bir yanıtı olurdu. Yine de her yıl yinelenen “Syngillerin Sesi” anket çalışmalarında aranırsa bu soruların yanıtları bulunabilir. Bunun için inanç gerek ki benim 1993 de Alicante‘de ortaya koyduğum horozun yanıtı olarak “Ben polemiğe girmem, s*ker geçerim” diyebiliyorsa bir satış müdürü, buzdağının görünen kısmından aşağıya inmiyorsa pazarlamanın iç dinamiklerdeki gücü tek söz var söylenecek: “Koy g*tüne rahvan gitsin“.

Bir yıl daha yurt dışında kutlanan “Başarının Hazzı” ile geçti ve 2007 yılında başımıza yine bir yabancı (expat/gurbetçi) geldi. Hızını alamadı ve merkezin %25 yeter demesini aşıp J29 dedi. Böylece hem kendi soyadını tarihe yazdırmak istedi ve hem de fark yaratmak. İlk yılı iyi geçti. Anlamakta zorlandığı şey bitki koruma sektörünün dinamiklerinin içecek sektöründen farklı olduğu idi. Büyük olasılıkla başıma getirilmesindeki en büyük etken farklı bir gözün bakışıyla alışılmışların ya da alışkanlıkların zincirini kırmaktı. Kimin için daha zordu ? “O”nun için mi yoksa bizim için mi ? Çünkü çoğu zaman deveye hendek atlatmaktan vaz geçen üst ve orta yöneticiler J29 a inanmasalar da suyuna gitmeyi yeğlediler ve camları filmle kaplatmak ve totem dikmekten geri kalmadılar. Ömrü pek uzun olmadı. Sonrasını bilmiyorum. Ancak 2007 de St.Petersburg günleri benim görebildiğim CINOS sürecimde son yurt dışı toplantısı oldu. Fakat yine otoriteye kafa tutma niteliğinde olan sunumumla ekstra doyumlu idim. Tüm üst yöneticiler baş otoritenin dikte ettiği “J29″ odaklı sunum yaparken ben “Pruva neta” diyordum. Buna ait video kaydım da bana ayrı bir zevk verir. Bu ayak diremeleri artık CINOS’ta yolun sonuna geldiğimin sinyalleriydi. Yine de bir yıl daha sürdü.

Bundan önce Avrupa Ülkeler müdürleri (eski ülke müdürümüzün rehberliğinde) J29 hedeflerinin etkisinde Türkiye’ye ziyarete geldiklerinde müdüriyet komitesinin beşer dakikalık sunumları arasında benim de sunumum söz konusu oldu. Bunun sonucu olsa gerek ki ben “Tamam” dememe rağmen başta bayan Zora olmak üzere, Avrupa İK müdürleriyle Prag’taki bir toplantıya katılmam istendi. Rakibin hamlesini tahmin edebilme amaçlı, “Taş, Kağıt, Makas” oyununun adapte edildiği “Kaplan, Büyükanne, Asker” tiplemesiyle oynanan oyun kaldı aklımda; bir de Ortaçağ Mağarası temalı gala yemeği. Bu son oldu.

Bir yıl sonra, 2008 yılında yine bir şeyler tıkanmaya başladı. Hedeflere “sidik zoruyla” ulaşıldı ve yıllık toplantı Antalya’da yapıldı. Bir zamanlar “paintball” ile genel müdürü vurma yarışına dönen çok masraflı ve az yararlı motivasyona benzer oyunlarla şekillenen toplantının en önemli konusu “İlaç/Tohum Bütünleşmesi“nin sözlere dökülmesiydi. Artık bir İK müdürümüz vardı (AU). Acar Hoca konuk konuşmacıydı. Ben video kameramandım ve hem İK müdüründen hem de çekimler nedeniyle hocadan uyarı aldım. Aldırış etmedim. Ben bunu hep yapıyorum (Sharma’nın konferansı, Bakü kenarı, Türkmen Geceleri). Yine bir “Beyin Fırtınası” yapıldı. Beyin fırtınası sonunda tüm grupların sunumlarında “Tohumla İlaç Birleşmeli” mesajı vardı ve sevgili Fatih ayrıca “216 kemik yerinden oynamalı” derken değişimin gereklilikten öte zorunluk olduğuna dikkat çekiyordu. Oldu da. Fazla sürmedi. Tohumla ilaç birleşti. Tohum da İstanbul’dan Ege’ye (Muradiye/Manisa) geldi. Onlar için de Boğazın serin sularına bakarak şampanya içme keyfi bitti. Tohumun önceki yıllarda yaşadığı ve birleşmeme için ayak dirediği “Big Brother Sendromu” azalmıştı. Belki de artık bu korku ilaca geçmiştir.

Kısa bir özet geçip kolajıma ait açıklamalarımı bir sonraki yazımda sürdüreyim. On beş yıl önce Rio’da zirve yapan “Öykücü/Storyteller” etkinliğine uzanan yolda beklentilerimi aşan güzellikler yaşadım. Zeytinyağlı Mustafa’nın sabrı olmasaydı bunların hiç biri olmaz ve son beş yılın kazanımlarından yoksun kalırdım. Tek mesele: Sabır. Kolay mı ? Zor. Değer mi ? Değer. Mesele son beş yıldaki parasal kazanımlar değil. Onlar da önemli, önemsiz değil ama asıl önemlisi 2005 yılının Paris öğretileri ve öğrenilenlerin F2 den F1 e geçişle yurt içinde öğretmeye çalışmanın verdiği keyif. Bir yazımda demiştim: “En iyi öğrenme yolu, öğretme görevi üstlenmektir”. Aynen öyle oldu. Paris’te “Eğiticinin Eğitimi” sonrası “Çerçeve Çalışmaları (Frameworks)” nı pekiştirirken “32 Küçük Beceri”yi yaşamak benim için çok anlamlıydı. Bay Şay için Bolu’da başlayan, tohum/ilaç beraberliğinde Tekirdağ, İzmir ve Adana’da sürüp de Çeşme’de yine Ajlan beyle birlikte yaşanan F2 ve F1 lerin tadı hala damağımdadır. Rio’da yirmi yıllık TPS ın doğuşundan zirveye çıkışına kadar geçen sürecinin her anı tüm berraklığıyla zihnimdedir. Bunları da arşivde yerini alsın diye dillendireceğim.

Sözün özü; size hiç bir dilek verilmemiştir ki gerçekleştirmek için gerekli olan güç de beraberinde verilmemiş olsun. Sınamazsan gücünün sınırlarını bilemezsin. Yaşıyorsan bitmemiştir. Yaşadığınız her gün hak ettiğinizin bir fazlasıdır. Belki de deadline dün idi. “carpe diem”.

Sağlıcakla kalın.

Öykücü