Yaşam Büfesinde “Dolu Kova (IMECE)”

“…Virginia’da bir dostum vardı.Kore savaşında bir esir kampında Türk askerleriyle birlikte kalmıştı. Türk askerleriyle ilgili gözlemlerini bana şöyle anlattı:” Biz Amerikalılar kendimize bakmayı beceremiyorduk. Türkler bizi arkadaşları gibi görüyorlardı. Hiç unutmam, Hakim isimli bir arkadaşım vardı. Hastalandığım zaman bana yiyecek getirdi ve bir Türk arkadaşına bakar gibi baktı. Onlar hayatta kalabilmeyi biliyorlardı. Oysa bizden fazla yiyecekleri yoktu. Ancak neleri varsa paylaşıyorlardı. Kendimi ölüm döşeğinde sandığımda Hakim bana çorba getirdi. Bu arada pekçok Amerikalı asker öldü. Çünkü onlar umutlarını yitirdiler. Oysa kamptaki Türk askerleri bir kişi dahi kaybetmedi. Çünkü onlar birbirilerini gözetip baktılar. Türkler örgütlüydüler, aralarında biri hastalandığında ne kadar kısıtlı olursa olsun yiyeceklerini, iyileşinceye kadar hastaya yedirip onuna paylaşıyorlardı…”

HAGEM2 den kesitler (Kent’te yazdığım yazıyla uyumunu bilmiyorum. Elimde sadece bu vardı)

Merhaba

Bu satırları Kent’te yazıyorum (27.10.2016 / 09.00). Bostanlı sahilindeki Kent Restoranda değil, Kent Hastanesinde. Üçüncü kattayım. Odada duramadım. Salona çıktım. Yola bakan pencerenin önüne koltuğu çektim ve yazmaya başladım. Bir hafta önce bugün başlamış olan yoğun sağlık trafiğine eskilerin deyimiyle Pazartesi sabahı “Muttali oldum (bilgilendim)”. Neler nasıl gelişti ?

Pakistan’dan sonra Tacikistanlı olan büyük oğlum Ümit rutin seyahat programına göre geçtiğimiz Cumartesi günü (22.10.2016) Türkiyeye gelecekti. Biz de Cumadan aşuremizi yapmıştık. Ümit aşureyi sever; ancak içine nohut, bakla, fasulye gibi bakliyat grubundan koymayacaksın, tadını ve kıvamını ona göre tutturacaksın. Ümit biraz (fazla) titizdir. Örneğin çocukken (ve hatta hâla) portakal soyarken mazaallah iç kabuk sıyrılıp da azıcık da suyu çıkarsa o portakalı yemez. Belki de bu aşırı duyarlılıktır onu bir Amerikan şirketinde çeyrek yüzyıldır tutan ve kariyer yolculuğunda yurt dışı görevlerine de eriştiren bir gelişme yaşatan. Belki de hep dediğim “hipersensitivite/aşırı duyarlılık” obligat bir yaşam için dayanma gücünü oluşturan. Kimbilir ?

Aşure Sevdası

Aşureler pek de güzel olmuştu. Ümit telefon etti (veya Pınar anımsamıyorum) geçen hafta bugün, bakan (!) gelecekmiş ve Ümit’in gelişi ertelenmiş. “Tüh Allah…” dedik (bu sözün devamına üçüncü eklenti olan “kahretsin” demedik; bu işte de bir hayır vardır dedik ve hatta Zeynep istemese de Netdirektlileri bahane edip küçük oğlum Kerem’in İstanbul’dan döneceği Salı günü bir aşure daha yaparız derken ısrarcı da olduk). Bir kısmını anlayamadığımız, bağlantılarını tutturamadığımız birşeyler oluyordu ama bize göre normaldi. Aşure işlerine Nezuş karışır ve bu defa pusula bana döndü ve yeni, büyük bir çelik tencere (kazan demek daha doğru) de dahil bu kez Metro’dan alışveriş yaptık. İkinci aşure için de Cumartesi günü Alaçatı Pazarından malzemeleri yeniden aldık. Herşey nasip meselesi ve nasipten gayrisi olmuyor. İkinci aşureyi şimdilik yapamadık. Yaparız. Çare tükenmez. Peki neler oldu ?

İstanbul Yolculuğu ve Tacikistan Telefonu

Duyduk ki küçük oğlumuz Kerem İstanbul’a gitmiş. Semih’le birlikte gideceklerdi. Semih rahatsızlanmıştı. Ne zaman iyi oldu da bu seyahat gerçekleşti ? diye düşünmedi aklımız. Ortanca oğlumuz Eray Perşembeden telefon etti ve Cumamızı tebrik etti. “Allah Allah ne oldu da Perşembeyi Cuma sandı ?” diye sorgulasa da dilimiz gülüp geçtik ve “İşleri çok, aklı karışık ve İstanbul mu yoksa yurt dışı mı bir yerlere gidiyormuş yine” diye “Eray işte sağolsun” şükür ve şükranlarımızı dualarımızla gönderirken torunum İrem dahil herkes gelişmeleri biliyormuş. Bir ara ortanca kızım Özgen de aynı şekilde telefon edip de Perşembeden Cumayı kutlayınca laf aramızda “Bunların başına taş mı düştü ?” diye şaşırmadık desek yalan olur. İşin doğrusu neymiş ki ?

Şimdi filmi biraz ileriye saralım ve Pazar gününe döneyim. Kerem aniden İstanbul’a gidince küçük kızım Zeynep çocukları (ZID Üçlüsü) da alıp Çeşme’ye gelecekti. Teklifimiz “brunch” idi. Cumartesi telefon etti ve en küçük torunum Duru ateşlenmiş, gelemeyeceklermiş. Üzüldük. Heyecanlandık. Meraklandık ve “Tamam o zaman yarın biz İzmir’e geliyoruz” dedik. Hemen ardından (belki de bir saat sonra) Tacikistan’dan Ümit’ten bir telefon geldi: “Duydum ki yarın İzmir’e gidiyormuşsunuz. Çeşme’ye geri dönmeyin. İzmir’de kalın. Ben yarın geliyorum. Salı günü İstanbul’a gidicem. Orada üç gün toplantım var. Fazla görüşemeyeceğiz. İzmir’de kalırsanız Pazartesi akşamı bir yerlere gidip birlikte yemek yeriz” dedi. İkiletmedik. Sevindik. Bu haberleri aldığımızda ve karar verdiğimizde Nezuş begonvillerin altında sabah kahvesini içiyordu. Bir fotoğraf çekip facebookta paylaştım ve görüntüye eklediğim yazının ilk sözcükleri hiçbir şey bilmeden “Keyif mi ? Efkar mı ?” idi. Meğer içime doğmuşmuş birşeyler ki iletişim ve ilişkilerin hiçbirinden bir olumsuzluk sinyali almadan. Pazar günü İzmir’de neler gelişti ?

Nezuş’un Dolmaları

Ümit dolmayı sever. Ancak sizin bildiğiniz tür değildir dolmalar. Çok küçük dolmalık biberler alınır. Bir lokmalıktırlar. Özel olacaklardır ki kabukları ince olsun. Pişince kesinlikle kabuk biberin etli kısmından ayrılmasın. İçi çok özel hazırlanır. Çok küçük doğranmış (yerken ağzınızda hissetmeyeceğiniz) kuzu eti konur.  Pirinci Baldo’dur; hem de yerli, Gönen’den. Yeşillikleri de çok özenle hazırlanır ve bu karışım ön pişirmeden sonra biberlere doldurulur. Fırında pişer. Fazla kızartılır; hatta azıcık da kabukları yanıp kararır. Malzemeyi bulması (özellikle biberler) zordur. Dolma yaptık bir tepsi ve kaba aktarmadan streçleyip piştiği orijinal hali ile Ümitgillere getirdik aşurelerle birlikte. Böylesi özel hazırlanan dolmayı Ümit’den başkası (ne ben, ne Eray ne de Kerem ve kızlarımız) pek sevmez; daha doğrusu Ümit’den başkası bizde “Hadi Nezuş bize dolma yap” demez. Torunlarım ABİDE Beşlisinin kızlarından iki küçüğü olan İrem & Duru’nun “Mamaanneleri Nezuş’tan istedikleri favori yiyecekleri” ise mantıdır. Bir tepsi de mantı yaptık ve pazar günü İzmir’e geldiğimizde özel siparişleri yerlerine bıraktık. Duru’ya baktık; ateşi düşmüş keyfi yerinde ve yeni oyuncağı olan ahtapotun kollarının arasındaki cımbızla yengeç yakaladık. Neşelenmiştik. Sadece neden acaba etrafımızdakile bize bugün her zamankinden daha bir fazla özenli, önerili, eylemli davranıyorlar ?

Diye düşünmedik. Daha doğrusu içimizde bu yönde uyanan duygunun yüze çıkmasına izin vermedik bilinçdışı olarak. Zeynep’de gevrekli çay domates peynirli ikindi kahvaltısı; büyük kızımız Pınar’da “27Çorbalı Plus” akşam yemeğinden sonra “INTERN” i izledik hep beraber. Pınar oradaki Robert De Niro‘yu bana, genç girişimciyi (Anne Hathaway) Kerem’e ve şirketi de Netdirekt’e benzeterek duygulanmamızı bir kat daha artırdı. Tıpkı Bursa’ya gittiğimizde Ümit’in izlettirdiği filmler gibi büyük keyif alıp eve dönüp huzurlu bir gece geçirdik hiçbir şeyin farkında olmadan. Meğer neler neler oluyormuş !

Bostanlı Sahilinde Yürüyüş

Pazartesi sabahı sezonun ilk Bostanlı yürüyüşünü yaptık. Yazdan kalma bir havaydı. Flamingolar yakına gelmiş ve toplanmışlardı. Fotoğraflarını çektim. Ümit telefon etti. “Şimdi İstanbul’dan İzmir uçağına biniyorum. Saat 12 gibi görüşürüz” dedi çok güzel bir sesle. Sevindik. Yürüyüşe devam ettik sakin sakin. Yasemin Cafe’de kahvaltı ettik aheste aheste. Restoran Kent’in önüne gelmiştik ki bu kez Eray telefon etti ve “Abimle beraberim” diye söze başlayınca “Aaaa siz nasıl buluştunuz ?” diye sorup bu tesadüften mutlu olduğumu dile getirdim. Bu buluşma ve üçlü oluşturma (Mustafa, Ümit ve Eray) beni Ocak 1993 de İstanbul’da buluşup ayrılmanın hüznüne götürdü o an. Gelik‘te yemek yemiştik üçümüz. Ümit uçağa bindi İzmir’e döndü. Ben uçağa binip Singapur’a gittim. Holiday Inn’in penceresinden bakıp uğurladığım Eray ise gece yarısına gelen zamanın hüznü içinde Yedikule’ye gitmek için ayrılıp gitmişti. “Haksızlık bu” dese de yüreğim öğrenme ve ustalık yolculuklarında bu ayrıcalıklara katlanmak gerekiyordu ve elden gelen buydu. Bugün 23 yıl sonra binlerce şükür ki üçü de benden çok ilerideler ve özellikle unutulmuş olan İMECE Geleneğimizi en iyi şekilde yürütenler olarak. Restoran Kent’in önündeki telefon neden beni zaman ve mekanda buz gibi dondurdu ?

Titrek Sesli Hekim Kardeş

Eray’ın sesi titriyordu “Merak etmeyin, heyecanlanmayın, abim çok iyi ve bizi Kent’in acilinde bekleyin” deyince Eray ben dondum ve telefonu Nezuş’a verdim. Hızla eve geldik ve arabaya atlayıp Kent’e gittik. Pınar ve Zeynep acilin kapısındaydılar. Ortanca kızımız Dr.Özgen nöbetteydi. Meğer herkes biliyormuş hem de taaa geçen perşembeden bu yana. Aferin İrem’e. O da biliyormuş ve on yaşındaki İrem özellikle mantı ziyafetinde sofrada birlikte oturduğumuz onca uzun zaman diliminde, onca konuşmanın bir yerinde bir kez olsun en küçük bir sinyal vermedi bize. Demek ki “çaresizlik kıskacında” ne denli üzüleceğimizi (ve hatta daha da ötesi) o da o kadar iyi biliyormuş ki bize hissettirmedi. Ümit ambulansla Kent’e geldi. Yan kapıdan atlayarak dışarı çıktı. Daha sonrası da tam bir öykü. İki gün boyunca her tür muzipliği yaptı ve yukarıdaki fotoğrafta görüldüğü gibi oynaya zıplaya by pass’a girdi. Şimdi (27.10.2016/saat 10) yoğun bakımdan gelen Pınar’ın gözüyle gördüğü gibi binlerce şükür ki sağlıklı. İnşallah bundan böyle disipline bir yaşamla konforunu artıracak ve yaşama ve çevresine katkılarını daha değerli kılacaktır. Neden olmasın ki ? Bir haftada bilmediğimiz neler gelişmiş ?

Duşanbe’ye Ulaşmak

Perşembe günü (20.10.2016) Ümit rahatsızlanmış. Hemen kardeşi Eray’ı (hekim, Prof.Dr.) aramış. Hastaneye yatmış. Acilen anjio yapmışlar. Anjio kaydı Eray’a gelmiş. Eray hemen aile doktorumuz kardiyalog, dünyalar iyisi Doç.Dr.A.Sağcan’ı aramış. Beni de ameliyat eden (Nisan 2000) Prof.Dr.S.Buket ile üçlü koalisyon kurulmuş. Meğer durum çok ciddiymiş. Gerekli talimatlar sürekli olarak Tacik doktora iletilmiş. Zorunlu kalınırsa Rusya’dan gelip da by pass yapacak olan uzman doktor için de ilk girişimler yapılmış. Eray hemen abisinin yanına gitmeye karar vermiş. Kerem “ben de geleceğim” diye tutturmuş. Ümit’in bulunduğu Duşanbe’ye uçak yokmuş. Önce Almaata (Kazakistan)ya oradan da Duşanbe’ye uçmuşlar. Eray’ın yeşil pasaportu, Kerem’in pasaportundaki resim (130 kiloyken ve şimdi Kerem 76 kilo) girişlerde sıkıntı yaratmışsa da azmin elinden ne kurtulmuş ki ? Orada üç gün gerekli önlemler alınmış ve sağlık stabil kılındıktan sonra yurda dönüş başlamış. Kent’te herşeyi organize etmiş Eray ve Pazartesi günü salimen hastaneye yatan Ümit dün başarılı bir by pass sonrasında şimdi yoğun bakımda. Biraz sonra da odaya gelmesini beklerken bu satırları yazıyorum. Yazımın girişindeki gerçek öykü ile bir bağ kurabilecek misiniz ?

İmece (EKÜ Trio)

Elimde nedense birkaç gündür Prof.A.Baltaş‘ın 2012 baskılı bir kitabı var: “Türk Kültüründe Yönetmek”. Ümit bir yabancı şirkette zararda olan bir tesisi kâra geçirip ödül almasını sağlayan, dağların tepelerinden su ve sodayı portföye katan, her tür engeli yasal yollarla aşmak için insanları ikna etmeyi beceren, yabancı bir kültür içinde evden çıkılamayan üç yıl içinde yeni bir fabrika kurup da maliyetlerde optimasyon sağlayan bir başarılı yönetici olduğu için mi ? Yoksa son günlerde gelgitler içinde “bedava peynirin sadece fare kapanında” bulunacağını kabullenmeyen bir eğitim arayışında masabaşı beraberliğine ön hazırlık ya da demo olsun diye mi ? bu kitap elimde bilmiyorum. Sadece öykülendirilmiş olan alıntı yaptığım bölümün ana mesajı “Kovanız dolu mu ? Kovanız neden boşalır ? Kovanızı nasıl doldurabilirsiniz ?” sorularına yanıt olan bu gerçek öykü Türk Kültürünün “İMECE” geleneğidir. Yitip gitmiştir bence Köy Enstitülerini yıkan zihniyetle birlikte. Ve binlerce şükür ki bizde (C13 toplamında ve özellikle “Big Brother / Büyük Abi” olan Ümit’in tutumuyla “EKÜ Üçlüsü“nde) artarak, yürekten inanarak sürmektedir. Ve Pınar’ın dediği gibi sanal ortamdaki yaşamlar nedeniyle “Z Kuşağımız” olan ABİDE nin erkekleri zayıf görülse de İrem’in (mamaannesine benzeyen) toparlayıcı etkisiyle, gayretiyle yakın zamanda güçlenecek ve hepimize gurur verecektir. Şükranlarımızla, dualarımızla binlerce şükür. Daha ne ister insan ?

Nice İMECElerin gurur veren hazzı, keyfi içinde, geleceğe umutla bakan gözlerle hep aydınlık yollarda sağlık ve esenlik içinde olmanız dileklerimle.

Öykücü