Yaşam Büfesinde “Yedi Onluk 4″

“…Camide uyanıyorsunuz. Bir tahta sandık içerisinde, herkes karşınızda saf durmuş, iyiliğinize dua ediliyor ve tüm haklar helal edilmiş vaziyette. Sandıktan doğruluyorsunuz, yaşlı, olgun ve ağırbaşlı olarak. Herkes etrafınızda büyük bir itibar, iltifatlar, çocuklar, torunlar, hepsi hazır. Arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz. Doğar doğmaz devlet size maaş bağlıyor, aylık veya üç ayda bir maaşınızı alıyorsunuz. Ne güzel, hazır maaş, hazır ev…Altmışlı yaşlara kadar herşey garanti, huzur içinde yaşıyorsunuz. Sağlığınız gittikçe düzeliyor. Kaslar güçleniyor, kuvvetleniyorsunuz. Birgün çalışmak istiyorsunuz ve ilk işe başladığınız gün size hoşgeldin hediyesi olarak bir plaket ve altın kol saati veriyor patronunuz.  Ve genel müdürlük veya bunun gibi yüksek bir makamdan deneyimli biri olarak işe başlıyorsunuz. Herkes karşınızda elpençe divan… Bedeninizde de bazı hoşa giden hareketler başlıyor. Keyfiniz artıyor. Gittikçe zayıflıyor ve forma giriyorsunuz. Diğer hormonal aktiviteler artıyor, fevkâlade… Aman ne güzel günler başlıyor… Derken birgün patron size “artık üniversiteye gitsen daha iyi olur” diyor. Bu arada babanız ortaya çıkmış “Fazla çalıştın” diyor; “artık eve dön, işi bırak, okumaya başla, harçlığın benden olsun…” Keyfe bakar mısınız ? Okuduğunuz dersler gittikçe kolaylaşıyor. Ekmek elden, su gölden bir dönem başlıyor. Partiler, diskotekler, kızların sayısı artıyor. Dwerken anne ve babanız sizi götürüp getirmeye başlıyor, araba kullanma derdi yok artık… Günün birinde sizi okuldan da alıyorlar. “Evde otur, keyfine bak, oyuncaklarınla oyna” diyorlar. Mamanız ağzınıza veriliyor, zaman zaman altınızı bile temizliyorlar, hatta bu durum alışkanlık yaratıyor ve hiç tuvalet kullanmamaya başlıyorsunuz. Derken anneniz birgün size süt verme kararını alıyor va başka bir keyifli dönem başlıyor… Mama artık her yerde, her an ve en taze şekilde hazır. Birgün karanlık ılık ve sıcak bir ortama giriyorsunuz. Beslenmek için, ağzınızı açmaya dahi gerek yok, bir kordondan besleniyor, sıcacık, yumuşacık, gürültü ve patırtısız bir ortamada yaşıyorsunuz. Küçülüyor, küçülüyor ve ufacık bir hücre halini alıyorsunuz. Ve günün birinde müthiş keyifli bir orgazm ile hayatınız bitiyor…Nasıl ama; işte YAŞAMAK…”

Merhaba

Yazımın girişindeki öykünün başına şöyle yazmalıydım:

“…Yaşamın en tatsız tarafı sona erme şeklidir. Şüphesiz ki yaşamı tersten yaşamak daha güzel, hatta mükemmel olurdu…”

On yıl önce güzel bir Mayıs günü Paris’in doksan kilometre kuzeyindeki bir şatonun Ekvator ormanları ile “jungle” yapılı ağaçlarının arasında “sezgi yürüyüşü (intuition walk / medicine walk)” yaparken kendime sorduğum tek bir soru vardı: “Bu dünyaya neden geldim; varlığımın nedeni ne ?”. Bu soruyu yarım saat boyunca tekrar tekrar kendime soruyordum. Sorunun yanıtını aramak için bilinçli bir düşünce içinde olmadan sadece iç sesimi duymaya çalışıyordum. İç sesimi duyabilmek için ağaçlar arasından süzülen güneş ışığına, yaprakların hışırtısına, börtü böceğe bakıp sessizliğin sesinde iç sesimi bulmaya çalışıyordum. Bu yaptığım da “F2-Çerçeve Çalışmaları / Omurga Kullanımı İle Liderlik Modeli“ni anlamaya çalışmamın, öğrenip içselleştirme gayretimin etkili olabilmesi için dört bölümde yapılandırılmış “32 Küçük Beceri” den birini kullanmayı öğrenmekti. Daha sonra, bir ay sonra, Çeşme’de Bayan Zora’nın öncülüğünde “katalist rolü” ile öğretme görevi üstlendiğimde; üç ay sonra Ajlan Beyin önderliğinde Bolu’da  ”yardımcı lider rolü” ne geçtiğimde ve yıl sonuna doğru da (2005) yine Çeşme’de “Lider Rolü” ile tam sorumluluğu yüklendiğimde “F2 Öğretileri”nden “sezgi yürüyüşü“nü birkaç kez yineledim. Ben o işi çok sevdim. İşte o 32 Küçük Beceri’den bir diğeri de “Personal Shield / Kişisel Kalkan (Yaşam şeması)” idi ve son dört yazımda bu beceriyi kendimi ele alarak, küçük bir otobiyografi yapmaya çalışarak içselleştirmeye çalışıyorum.

Bu seriye ait ilk yazımda yetmişi aşıp da yaşam gölünün karşı kıyısına kulaç atarken ve rahmetli S.Jobs’un sözlerine hak vererek yaşam çemberimi “yedi onluk” a böldüm. Her dönemden beni ben yapan önemli olumlu/olumsuz olayları, duygularımı ve algılarımı düşünüp kendim için bir kavram ve bir sembol oluşturdum. Her dönem için bulduğum, kabullendiğim;

*Başarı formülümün “2P” si olan “Patient & Persistent”in karşılığı olarak “sabır ve sebat“ta karar kılıp gereğinde inançlarına göre statüko için direnen inatçılık ve çoklukla da değişim için zorlayan inatçılık için “çıpa“yı sembolüm seçtim.

İlk dördünü ilk yazımda detaylandırdım. İkinci yazım çocuklarımın evlilik yıldönümüne rastgeldiği için takdim tehirle (sıralamada yer değiştirip sonrakini öne almak) altıncı onluk (1996-2005)’a geçtim ve üçüncü yazımda beşinci onluk’a geri döndüm. Şimdi de yedinci onluk’la bu seriyi tamamlamak isterken “altıncı onluk” ta pekçok önemli olguyu atladığımı anladım. Diğer bir deyişle altıncı onluk’ta daha çok (ya da sadece) Kerem&Zeynep 2005 (12 Haziran) evlilik konusuna odaklı olunca o dönemi yeterince anlatamadım. Bu nedenle şimdi altıncı onluk’la devam edip yedinci onluk’la bitireceğim veya bunu bir sonraki yazıma bırkacağım.

6.Altıncı onluk (Krizler ve By-pass; 1996-2005): İş yaşamımda ve sağlığımda en kritik onluk. Bu dönemin başına ve sonuna imza atan kişi ise Taner. Dönemin başında 1994 krizinin kayıplarını gidermeye çalışan, push/pull dengeleriyle mesleğini etkinleştirerek satışta kendi kulvarını yaratmaya çalışan gayretlerimi destekleyen bir amir ve merkezde gelişen bir dalganın (FST Projeleri) yansıyan etkilerini akıllıca kullanan bir otorite idi. Kriz yılında (1994 Seferihisar’da “Allah’ım batıyoruz; ne işimiz var burda ?” duygularım) eğitime verdiği önemi artıran CINOS‘un ilk evresindeki yüzelli yıllık, kökleşmiş kurum kültürünün yansımaları için  daha sonra bu onlukta Alev’le birlikte SSTC alanlara “Liderlik ve Koçluk Öğretileri (LCWS)” çabasındayım. O sırada tanıdığım Taner’i çok sevdim, meslektaş olarak sahip olduğu değerlere imrendim. LCWS sırasında defterimin bir yanına şöyle yazmışım:

“…Saat 23.30-24.00 Lobi Barda dertleşme; Gerçekten ” Biz,Ciba” olacak gibi görünüyoruz. İnşallah salt süre ve CG deki yaşamım bu heyecanların gerçekleştiğini görür. Sevgili TA’ın sözlerinde, çaba ve umutlarında, gençliğinde ve gözlerindeki ateşte parlayan bu heyecanlar yaşar, inançlarının gücü yeter ve görürüz. Onunla birlikte olmak, sözlerini duymak beni derecesiz mutlu ediyor. Ayrıca mesleğim adına gurur duyuyorum. EK, VA ve diğerlerine yargıdan çok salt anılarla yönelmem bile beni bazen mutsuz ediyor, insana sisteme galip gelip inşallah insanlara insanca ulaşabilir. Birşeyler düzelir. Buna karşı güçler hâla çok güçlü görünüyor. Çarkın dişlerinden TA adına korkuyorum. Bana hayır demeyen ve beni muhatap kabul etmeyen, bana sessiz kalana kızgınım. Sırça köşklerinden çıkmayan, bana uzak kalmaya özen gösteren çoğunluk yönetiminde TA’a şans tanımadığım gibi üzülmekten de kendimi alamıyorum. Bu dört günden sadece bu beraberliğin hazzı (smell of team work) bana yeter. Yarınlar güzel olsun diyelim Görelim Mevlam neyler, neylerse güzel eyler…”

Bu düşünceler içindeyken Mart 1996 da başımıza göktaşı düştü. Yüzelli yıllık mazisi olan ve aynı nehrin yakasında birbirine komşu iki kimya şirketi (biri CG olarak biziz) global olarak birleşti. Türkiye’de küllerinden yeniden doğarak ortaya çıkan ve pekçok eski rakipten daha kindar olan grupla birleşmenin apayrı bir etkisi vardı. Olmadı. Üst yönetimdeki kavga lobiciliği güçlü olan CG tarafından oyun yeniden yazılarak lehimize sonuçlandı. Sultana Projemiz için İsviçre’den denetime, değerlendirmeye gelmiş olan Dr.Ruegg ile Alaşehir bağlarından Çeşme’ye bahçemizdeki akşam yemeğine geldiğimizde SNZ grubunun tasfiye edilip CG grubunun başa geçtiği müjdesini almış ve şampanya patlatmıştık. Bu fotoğrafta Alev ve Fatoş, TA, AİB, TÖ ve eşi ile MÇ vardı. Böylece 1997 de CINOS’un orta evresinde NO’laşınca bana da Satışın Bölge Müdürlüğünü devredip TA ın yarattığı MDM (Pazar Geliştirme Müdürlüğü)nü etkinleştirmek düştü. Herşey iyi gibiyken kişisel bir hatanın bedeli olarak şirketten ayrılmak zorunda kaldı (1998 Yazı). Bu beni çok üzmüştü. Boşluk oluştu; başssız kaldık. Yeni pozisyonlara yeterince ehil kişiler gelmedi. Sektörün doğal yapısında pişmemiş ve push(t)’luktan ötesine pek inanmamış ellerde vaziyeti idare ederken bir yıl sonra rakibe (ZNC) CEO olduğunu öğrendim. Böylesi rakip sevilir; en azından rekabette çıta yükselmiştir. O yılın sonlarına doğru (1999 Kasım ayının son günleri) Nezuş, Amerika’dayken ve ben Çeşme’de yeni bir SSTC Öğrenme Yolculuğundayken gecenin yarısına doğru çalan telefonumda o vardı. Şaşırmıştım. Mutlaka haberi var olmalı ki ertesi gün CINOS’un üçüncü evresine geçtiğimizi ve İngiliz kanı da alarak Synleştiğimizi öğrendim. Dört yıl sonra bu kez yeni bir birleşmeyle İngiliz kanı da katılınca (ZNC ile) bu kez yine TA ın yarattığı görevle elek üstünde kaldım (2001). O da bir zamanlar beklenmedik bir anda, azıcık da kırgın olarak ayrıldığı şirkete CEO olarak geri döndü. Bu oluşuma iki mesaj sığdırabilirim:

1.”Çıktığın kapıyı asla sert kapama”; birgün aynı kapıdan tekrar girmek durumunda kalabilirsin. Bunu Taner’den çok bu ismin iki hecesinin yer değiştirmesiyle oluşan isim için 1993 de “kornişon yetiştiricem” diyerek komik bir ayrılık öyküsü yazanda görebiliriz ki tekrar girmesi olanaksızdı ve öyle de oldu…

2.“Dönüşüm muhteşem olacak…” Öyle de oldu. Yılların kurduna tanınan şans altı ayı geçmedi. DOD 1 (Do Or Die) i anlayamayan İstanbul aristokrasisiyle tarıma boğazın serin sularından bakanlar tarafından kriz yönetimi başarılı olamadı ve “O” tekrar başa geçti. Ben de dört yıl sonya (2005) yine TA’ın yarattığı CDM (Yetkinlik Geliştirme Müdürü) olarak taşeron firma kanalıyla emeklilik sonrası ekip içinde kaldım ki bu da ayrı bir öykü.

Demem o ki; bu altıncı onluk öyle gelgitlere sahip ki o sırada torunlarım Barış ve Eren’in doğumlarıyla (2000)  ABİDE‘nin “A” dan sonra “BE” sinin tamamlandığını yazmak bile kaoslara odaklı olmamın önüne geçemedi. Rahmetli Evren’in dediği gibi “Netekim” bu sıkıntılarla farkına varmadan kalp rahatsızlığı içinde olduğumu ancak Nisan 2000 başlarında “gaz olmalı bu sıkıntı” düşüncesiyle, elimde seyahat çantası ve Maxer Projem içiefterime neler yazmışımn Nevşehir’e gitmek üzere yola çıktığım gün Atakalp Hastanesine kontrole gittiğimde öğrendim. Hem de ne öğrenme ! Pazartesi günü eforlu test ve “sende ciddi bir sorun var” > Salı günü anjio “dört damarın tıkalı” > Perşembe gün doktor oğlum Eray, Kars’tan geldi, ekibi kurdu ve by-pass… Az kalsın Abbas yolcuydu; tıpkı onaltı yıl önce annem gibi…

En zararlı olanı insanın kendisini kandırması. Bir hafta sonra kızım Dr.Özgen elimden tutup da zorla Atakalp’e götürmeseydi… Bakın 28.03.2000 tarihinde defterime neler yazmışım:

“…Bugün Prof.Dr.F.Önder’in cenaze törenindeydin. Kendine bak bre gafil. “Gazdır “diye kendini, aileni ve doktorlarını kandırma. Yorgunluklarının artışına bak ve söz dinle. Dostlarından, ailenden çaldıklarını düşün. Turlayamıyorsun ve hâla zorluyorsun. Şöyle biraz geriye bak: * Bugün Sarı Fevzi (1967 li hem Fakültede hem de İzmir Atatürk Lisesinde benden bir sınıf önde) e yıllar önce (1983 !) Ayla Teoman kalpten gittiler (operasyon geçirdiler ama sonrasında adte intihar ettiler)… * Bayram öncesi tüm hazırlıkları yapan Necdet bey (Anıl’ın babası) elinde sigarasıyla yıldızları bakıcam derken gidiverdi)… Sevgili Salim Zağralı elinde sigarası ve elinde Milliyet gazetesi ile şirkette bir öğle yemeği sırasında son lokmasını yemeden sindirim sorunu derken hastane yolunda gidiverdi (Farmaya rağmen boş vermişlik mi ?)…*Pınar’ın babası (Mehmet Yeni) enfarktüsü aşamadı (1987); soluğu yetmeyen annemi ise ziyaretten dönmüştük ki iyi idi, öldü dediler (1984)…Genetik yapına bak; çevrene bak ve yemek sistemini düzene sokmakla çözüm olmayacağını kabullen ve …”

Bu altıncı onluk’a da bu kadar yer ayırınca yedinci onluk (2006-2015) sonraki yazıma kaldı.

Sözün özü; altıncı onluk (1996-2005) “krizlerle, kaoslarla, by-pass ve gizli streslerle, Copculaşan Özgen’le (1997), Barış ve Eren’le (2000) ve Zeynep’le ailemi C11 (11 Copcu) a ulaştırırken sevinçlerim yanında sağlık ve iş açısından tam bir “survival” olan süreçte kavramım yine “sabır ve sebat” tı; sembolüm de “çıpa”.

Yedinci Onluk’ta görüşmek üzere artan yaz sıcaklarında ve uzun çaların sessizliğinde palasında bilenen palasının altında yeni siyasi gelişmelerin hepimize aydınlık yollarda huzurlu yolculuklar nasip etmesini diliyorum.

Öykücü