Yaşam Büfesinde “Yoldan Çekilmek”

“… Kendisine has yaşam biçimiyle tanınan düşünür Diyojen, birgün zenginliğinden başka bir özelliği olmayan gururlu bir adamla dar bir köprüde karşılaşır. İkisinden birisinin yol vermesi gerekmektedir. Zengin adam “ben kenara çekilerek bir serseriye yol vermem” deyince Diyojen kenara çekilmiş ve “ben veririm” demiş…”

Merhaba

Ben de kenara çekilmeye karar verdim.

Mart 2009 a yandaki fotoğraftaki temel mesajın gerçekleştirilebilmesine yardımcı olmak amacıyla “imovasyonla öğrenme yolculuğu“na çıktık. İkiyılı aşkın süredir pekçok güzellik ve umut gördüm. Büyüme, gelişme ve dönüşmenin önündeki kimi sınırlayıcı etkenlerin iki yıl içinde yok olacağını bekledim. Geçen hafta Adana’da otel odamda gece yarısına bir kala ajandama yazdığım notlara bakınca ürperdim. Kendime sordum “Ne işim var benim burada ? ” ve …

Yazımın devamını haftaya yazacağım.

Görelim Mevlam neyler, neylerse güzel eyler !

…………………..

………………….

Bugün 6 Ağustos Cumartesi ve birkaç satır daha ekleyerek bu yazımı haftaya tamamlamaya hazır olmaya çalışacağım. İş yaşamımın son iki yılını öyküleriyle zenginleştiren arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Bu sürece SSTC prensipleriyle başladım ve hatta 1 Mayıs 2010 da Mersin’de seçilmiş müşterilerin elemanlarıyla bu yolculuğu renklendirdim. Bu seçkin (!) müşteri grubuna ben bazen ABS diyorum fren görevi yaptıkları için bazen de BAS diyorum erkek sesinin en kalın tonuyla gücün dağılımını anımsattıkları için. Bu sürece SSTC nin başlangıç adımı olan “satın alma dürtüleri”nin ilki olan “kazanç sağlamak / to make a gain” odağında başladım. Diğer beş dürtüyü de test ettim yirmisekiz ay içinde. Ta ki Temmuz ayının son haftasında Kırıkhan pamuk pazarında sıcaklık 47 derece olunca beden sağlığımdan korktum. Durup düşündüm; “ben ne yapıyorum ?” diye. SSTC nin ve işimizin bir diğer yaygın satın alma dürtüsü olan “dertten sakınmak ( to avoid a pain)” nedeniyle de ayrılmaya karar verdim. Başı ve sonu birleşince bir kez daha anladım ki “no gain without pain / acı yoksa kazanç da yok”. Dank etti ve “değmez” dedim. Şimdi Çeşme’deyim ve iki temel satın alma dürtüsüyle başlayan ve biten ilişkinin iniş ve çıkışlarında sazanlar gördüm. Sözde aydınlanmış sazanlar ve köpekbalıklarıyla yaşamayı öğrendim. Yunus olmaya çalıştım. Bu dörtlünün özelliklerini ve verdikleri dersleri Lynch ve Kordis‘den alıntılarla sizlerle paylaşacağım.

Kaosun hakim olduğu bir dünyada galip gelebilmek için yunus olmanın yollarını anlatan bu ikili kitaplarının girişine aynen şöyle yazmışlar:

“…Kırkbin yıldan belki de çok uzun zamandan beri insanlar, aileler ve ticari veya sosyal kurumlar sorunlarla başa çıkmak için iki tip strateji uygulamışlardır: 1.Sazanların stratejisi 2.Köpekbalıklarının stratejisi. Sazanların ve köpekbalıklarının stratejisini kullanmak suretiyle bilgi edinmenin, insanların etraflarında olup bitenleri fark edebilmeleri ve değişmekte olan bir dünyaya tepki vermeleri açısından ne derece özgürce davranabilecekleri konusunda son derece ciddi sınırlamaları vardır. Sadece sazan balığının izlediği stratejiyi uygulayan insanlar sanki hipnotize olmuş, gözleri kör gibidir. Bu insanlar etraflarında olup biten son derece önemli gerçekleri kabul etmek bir yana dursun bu gerçeklerin farkında bile değildirler. Köpekbalığı stratejisini uygulayan insanlar ise zavallı birer bağımlıdan başka birşey değildirler. Bu insanların bağımlılıkları ve dürtüleri, onları ömür boyu değerli Çin porselenleri ile doldurulmuş bir dolaba kapatılmış azgın bir boğa gibi davranmaya ve sakarca devirip dökmeye mahkum etmektedir…”

Devamı pek yakında. Görüşmek umuduyla yunus olabilmeye uzanan yolunuz hep aydınlık olsun.

… Ve yeni bir hafta başlıyor (08.08.2011). Çeşme’de deniz ve hava mükemmel. Ağustosun korkulan sıcakları yok. Allah oruç tutanları kolluyor. Temmuzun son haftasından, Adana’dan esintilerle sazan ve köpekbalıklarına devam edelim. Bu sabah yürüyüş sonrası deniz kenarında kitabımı okurken okuduklarımından ruh halimin seçtiği bir sayfadan Lynch ve Kordis’in öğretilerini paylaşmak istiyorum. Diyorlar ki;

… Zamandan önce değişmek, zamanın önünde ilerlemek son derece büyük bir özgürlük ve canlılık içerir. Kendi kararları doğrultusunda seçim yapıp ona göre davranış geliştiren yunusun kendisine duyduğu saygı artar. Bu da onun belirsizlikten kaynaklanan endişe ve kaygılarını, yaşamını onaylayan bir mevcudiyete dönüştürmesini sağlar. Bir insanın mevcut statükoyu sorgulamaktan kaynaklanan varoluşla ilgili korkuları şu yaklaşım ve yöntemleri uygulayarak yok olur gider:

* Belirli bir proje veya çerçeve dahilinde yaşamınızdaki, çalışmakta olduğunuz herhangi bir kurumdaki veya üyesi olduğunuz bir ekipteki amacınızı belirlemek ve dile getirmek (Geceyarısına bir kala otel odamda ajandama not düşüyorum: Ne yapmaya çalışıyorum ve ne işim var benim burda ?).

* Zihninizde ulaşılabilir olarak canlandırdığınız bir vizyonu maddi anlamda somutlaştırmak için bir yol haritası, bir enstantane veya bir sinema sahnesinden esinlenmek suretiyle bu vizyonunuzu açık ve net olarak belirlemek (gelirken söyledim, ayrılırken de yineledim ve “Çok parası olanın çok paraya ihtiyacı oluyor. Çok param yok ve çok paraya da ihtiyacım yok. Para için hiçbir iş yapmam; yaptığım işin parasını alırım”. diye açık ve net yazdım. Sonra birden son günleri, girdiğim ilişkilerin açmazlarını sorgulayıp kendime döndüm “Sözünde duruyor musun ? Emin misin ? Son kararın mı ?”).

* Bilinçli ve bilinçsiz merkezlerden gelen uyarılara, sıradan algılamalar dışındaki potansiyel çözümlere ve seçenekler doğrultusunda şekillendirilmiş olmasına rağmen henüz farkındalığın bir köşesinde tetikte duran durumlar ve olanaklara, yani geleceğe açık olmak;

* Şaşkınlık yaratacak sürpriz gelişmeler yardımcılığı ile aşkı beslemek: Yunuslar daimi olarak bir sürpriz beklentisi içindedirler. Sürprizlerin olmadığı bir durumda onlar için oyun bitmiş demektir. James Carse‘nin dediği gibi “Sürpriz, geleceğin geçmişi alt edip kazandığı zaferdir“.

Peki bunca tasfiyenin yaşandığı süreçten sonra gelecek geçmişi alt edip zafer kazanabilecek midir ? Umudum var.Umut varsa mesele yok” deyip bir başka öyküyle bu yazımı bitirmek istiyorum:

“… Bir odada dört mum sessizce yanıyordu. O denli derin bir sessizlik hüküm sürüyordu ki odada, dört mumun birbirleriyle fısıltı biçiminde yaptıkları konuşmalar bile rahatlıkla duyuluyordu. Birinci mum “ben barışım!” dedi. “Artık kimse benim ışık saçmama yardımcı olmuyor. Çevrem kan ve barut kokuyor. Kavgalar ve savaşlar, masum insanların ölümüne neden oluyor. Bu durumda yanık kalmamı isteyenler azalıyor. Artık sönmek üzereyim.” deyip sessizce ışığını söndürüp karanlığa gömüldü.

İkinci mum “ben bilgiyim !” dedi. “Ama artık gerekli olduğuma inanmıyorum. Yanık kalmamın da bir değeri kalmadı. Bilenler incitiliyor, bilgi sahipleri her geçen gün daha farklı sıkıntılarla karşılaşıyor. Özgür değilim, bilgiler özgür değil, tutsak ediliyor, cezalandırılıyor, önemsenmiyor. Cehalet ve bilgisizlik daha çok prim yapıyor, alkışlanıyor, rağbet görüyor. Bu durum beni üzüyor…” diyerek hafif bir esintiyle ışığını söndürdü.

Üçüncü mum “ben sevgiyim !” dedi. “İnsanların yüreğinde derin izlerim var. Benimle engeller aşılır, sıkıntılar giderilir. Ben, acı vermek için değil, iyilik ve rahmet için varım. İnsanlar beni unuttular, kenara itiyorlar. Kendilerine en yakın olanları bile sevmemeye başladılar. Oysa sevgi, hayatın kalbidir. İncitmeyen bir bakıştır. Kırmayan kalptir. Ancak insanlar sevgiyi unuttular, çıkara dayalı dostluklar oluşturdular. Bu durum beni üzüyor. Artık kendimi söndürmek zorundayım…” deyip sessizce söndü.

O sırada odaya sessizce bir çocuk girdi. Üç mumum tamamen söndüğünü gördüğü vakit ağlamaya başladı. Dördüncü mum yumuşak ve yatıştırıcı sesiyle çocuğa ağlamamasını söyledi; “korkma ! Ben çevreme ışık saçtığım sürece ötekiler yeniden yanarlar. Ve onlar da çevreyi kendi özellikleri doğrultusunda aydınlatmaya devam ederler. Çünkü “ben umudum ..‘”. Gözleri parlayan çocuk umut mumunu alıp öteki mumları teker teker yakar. Oda eski aydınlığına kavuşur…”

Geçen yirmisekiz ayın ilk evresinde Trakya çeltiklerinde “dublenin triplesi” başarısını yakalayan ekipten “sürdürülebilir“lik heyecanlarını yaratabilmek için kendilerine yardım etmelerine yardımcı olmaya çalışırken yine “aktivist”liye soyunmuştum. Yazdığım iletinin ana mesajı olarak “sevmek şart değil ama severseniz işiniz kolaylaşır” demiştim. İlginç bir respons aldım “bu mail bana yanlışlıkla gelmiş olmalı”. Tıpkı ikinci global birleşmenin ardından gelen uyum ve seleksiyon sürecinde bay TT nin bay YY için söylediği gibi ” O kaç paralık adam ki onunla oturup program yapacağım“. Adana’dan Urfa’ya uzanamayan uzman desteğini gören ve İstanbul’dan İzmir’e taşınma sürecinde alınması daha kolay radikal kararlar arasına sokuşturulup serbest bırakıverilmenin etkisiyle zehir kusan bir meslektaşımı anımsadım… Ne günlerdi ama !

Şimdi kurumun ihtiyacı olan fonksiyon  -ki ben ona üç gücün bütünleştirilmesi adına MOTES (Marketing Technical Sales-Operational Excellence) derken- bir zamanlar yol gösterici globeller MaSE diyorlardı. Bana göre RP li MB, bir umut. Görelim Mevlam neyler, neylerse güzel eyler.

Canlandırılan umutlarla barışın sağlanması, sevginin gelişmesi ve bilginin eylemli kılınması yolculuklarının hep aydınlık yollarda geçmesi dileklerimle.

Öykücü