Yaşam Büfesinde “Imovasyon”

“…Chrysler minivan satan ilk oto üreticisiydi, onu Ford ve GM takip etti ve pazara girdi. ABD’li üç oto üreticisinin hepsi de kendi yarattıkları bu pazardan Honda ve Toyota tarafından kovuldu… Atari 1995 de Pond adlı video oyununu çıkardığında, Nintendo 75 taklitçiden sadece birisiydi. Nintendo sonuçta Atari’nin yarattığı pazara hakim oldu…”

Merhaba

Bugün Eylül’ün son günü ve Çeşme yine mükemmel. Dün yağmur yağmaya çalıştı. Olmadı. Erteledi. Deniz az, biraz hareketli. Esinti Ekim’i yansıtıyor. Serinlik güzel. Geceler sakin. Aklımız ve ruhumuz selim. Dün baktım Netdirekt’e İstanbul’dan bir medya ajansından üç kişi gelmiş. Bir başarı öyküsünün görsellerini hazırlıyorlardı. Çekim yapıyorlardı. Herşey ne kadar da yolunda görülüyor. Bayram gibi bayramın video kayıtlarından montaj yaparken duyduğumuz haz bir kat daha artıyor. Aman nazar değmesin. Ümit Fransa’da. Eray sonbaharın akademik ortamında ve yeni yönetimin seçim öncesi çalışmaları içinde. Evde yenilenme ve onarım işleri sürerken sakin bir hafta yaşıyoruz.

Birlikte olduğum grubun büyüme ve gelişme sürecinde hızlanan ve yükselen umutlarından ayrı bir heyecan duyuyorum. Umudun yarattığı mutluluğu duyumsamaya çalışırken Eylül ayı iş kitapları özetlerinden Zappos‘un CEO’su Bay Tony’nin “Mutluluk Vermek” kitabına takılıyorum. Harvard mezunu olan Tony Hsieh‘in “Delivering Happinies” isimli kitabına www.deliveringhappiniesbook.com dan ulaşabilirsiniz. Ayrıca genç Tony ve arkadaşlarının youtube’daki video kayıtlarını da seversiniz (http://www.youtube.com/watchv=63WFjoFiXns&feature=channelhttp://www.youtube.com/watchv=JQ2DmNk3YjQ&feature=related ;  http://www.youtube.com/watch?v=16HhJl-zheg&feature=relatedhttp://www.youtube.com/watch?v=KqNIvcJUyzs&feature=related). Zappos’un inişli-çıkışlı gelişmesinden dersler alabilirsiniz. Böylesi gençlerin başarıya ulaşırken hangi bedelleri ödediklerinin öyküsünden esinlenebilirsiniz. Onlara bakınca Netdirekt’li  çocuklarımızın projelerinden ve açılımlarından da çok etkileniyorum.

Bu yazımın ana teması olan “İmovasyon“la  Tony’in öyküsünün ilgisini açıklamaya çalışayım. Bu ilginin bir bölümünde mutluluk ve bugün gördüklerim; diğer bölümünde özgün taklitçilik ve bugün yaşadıklarım. Tony yola çıkarken Amazon’un internetten kitap satışından etkilenmiş. Kitap yerine ayakkabıyı düşünmüş. Demek ki o da aslında bir taklitçiymiş. Ancak taklit ederken katma değer eklemiş ve özgünleşmiş. İkibin yılını 1.6 milyon dolar net satışla kapatmış. Bir yıl sonra 8 milyon dolar olmuş satışları. Ancak satışları yukarı doğru giderken nakit akışları hâlâ negatifmiş. Buna rağmen Zappos’un 2010 hedefini 1 milyar dolar olarak oluşturmuş. Bu hedefe 2008 yılında erişmiş; demek ki Tony uçmamış. Benzerini yapan FE nin sözlerini çalışanlar ne kadar ciddiye alıyorlar; ne kadar “fantezi” gibi düşünüp gülüp geçiyorlar bilmiyorum. Ancak ben ciddiye alıyorum ve Ağustosun ilk günlerindeki yarıyıl değerlendirme  toplantısının kapanışında söylediklerini montajlarken satır satır ele almayı düşünüyorum. Rehavet içindeyken yüksek hedeflerinizi paylaşanlar olacaktır. Sıkıntılı ortamlarda büyüme gayretlerinize, uzun vadeli hedeflerinize gönülden paydaş, yandaş olacakları bulmak zordur. Beş yıl ötesine beş kat yüksek hedef koyan patrona inanıp uzun yolda arkadaş olurken gözlerdeki heyecanı hep sürdürmek cesaret ister.

Tony’in kitabındaki şu sözleri bence çok anlamlı “… Zappos markasını en iyi müşteri hizmeti verme kavramı etrafında kurmak için müşteri hizmetini bir departman olmaktan ziyade şirketin kendisi haline getirmek zorundaydık…”. İşte konunun ana noktası bu. Tıpkı yirmi yıl önce Tom beyin şirket içinde “pazarlama”yı bir bölüm olmaktan çok, bir gardropa benzetmesi ve her çalışanın buradan kendi rolüne uyan pazarlama giysisini alıp giymesi yaklaşımına benziyor genç Tony’in sözleri şöyle devam ederken “…Bizim için en ucuz seçenek bu değildi, ama çalışanlarımızı daha mutlu edeceğimizi düşündük…”. On yıl önce de syngiller bir yol ayrımına gelmişlerdi. İstanbul’dan İzmir’e gelmek kolay bir karar değildi. İşi kaybetmemek uğruna İzmir’e gelenlerin çoğu bir süre sonra İstanbul’a geri döndüler. Mutluluk vermek pek kolay değil. Önce Zappos’un çekirdek değerlerini oluştururken Tony’nin dikkat çektiği gibi “eylemlerin sözlere uyması“na dikkat etmek şart. Bu nedenle yıllardır “Başarı Formülü” mdeki eşitliğin sağ tarafındaki “10S” li ikinci sıradaki üç “S” i “STRONG SOUND & STEPS” kısaltmam da bunu anlatıyor. Sözler ve eylemler… Beklemek ve hareket geçmek… Hızlı olmak ya da ağır olup mollalığı haketmek… İşte bütün mesele… Olmak ya da olmamak…

Şaka bir yana. Bu hafta toplantı olmadı. Sah(r)adan gelen ilk hedefler umut vericiydi. Yine de Merkezin beş yıl sonraki Zapposvari beklentisine yetmiyordu. İkinci adım başlatılacaktı. Beklemeyi yeğledik. Bay Tony’in kitabında bir sözü var ki bence çok haklı “… Tetiği çekmek için bekledikçe çalışanlarımızın bize inancı kaybolacaktı…”. Hep sabırsızımdır. Çatışmalarımın çoğunda beklemeye tahammülsüzlüğüm yatar ve açıkca da söylerim “Beklemek şeytana zaman kazandırır“. Karşı taraf da der ki “Dur, dinlen ! Ruhun sana yetişşin”. Böylece çatışma başlar. Bazen öyle bir yere gelir ki otorite bastırır ve aynen şöyle olur yaklaşımı: “Ben sizin babanızım; ben ne dersem o olur“. Altı yıl önce Mısır’daki “Bee&Me” sunumumda “Tutku“ya odaklanmıştım. Şimdi burada da her yıl tutku ateşini nasıl körükleyeceğimizi bulmamız gerekli. Biz bir inovatör olmasak da bugün müşteri algısının hızla geliştiği bir markamız var. Zihinsel ortaklıklar kuruyoruz. Fanatiklerimiz oluşuyor. Tutku ateşini sürekli güçlü tutmak ve ruhlarımızın şarkı söylemesini sağlamak zorundayız.

Bu pazartesi kargodan bir koli çıktı adıma. İçinde iki kilo diş bademi vardı. Demek ki unutulmamışız. Hemen çatıya çıktım. Onyıl önce, by-pass’ımın etkileri sürerken Fethiye’den Mersin’e uzanan kesintisiz iki haftalık yoğun ve yerinde öğrenme yolculuğunun ilk video kayıtlarını aradım. Buldum. Adına “Başarının Bileşenleri” dediğim montajın girişine “Üçün Güzelliği” mesajını eklemişim. Onyıl önce syngilli olan, gözleri parlayan, ihtiyar delikanlı, akıllı kel HB  bugün ABGlu ve yine gözleri pırıl pırıl. O günlerde AC onun elllerindeydi; bugün de GA için çırpınıyor. Değişen ne ? Hemen hemen hiçbirşey. Korumaya çalıştığımız ne ? Başarılı olurken mutluluk verebilmek. Tıpkı bugün Tony’nin kitabında söyledikleri gibi. On yıl önce ilk adımın soluklanmasında Otobüscünün de içten sözleriyle güçlenen montaj kaydımın bir kopyasını bademcimize göndereceğim. Ancak iki yıl önceki “Yedi Fırtınacı” kaydıma ait yedi kopya dvd i hâlâ saklıyorum ve öngördüğüm bedeli “Çağdaş Yaşamı Destekleme Vakfı“na yatmadıkça sahneye çıkan yedi fırtınacıya vermeyeceğim. Görelim bakalım o gün en genç olanımızın sözünü ettiği “216 kemik yerinden oynamalı” mesajını kimler eyleme dönüştürdü ? Imovasyon yolculuklarında kazandıklarımızı görebilmek için uzaklara gitmeye gerek yok. Benden kaydı istemekte bugün sessizliği yeğleyenlere sözüm: Keyif sizin köy Mehmet ağanın…

Syngilliyken “Inovasyon” aklımın baş köşesindeydi. Bunun için kurumca sağlanan ve desteklenen olanaklarımız vardı; çoktu . Bu kavramı ve gereklerini birileri bizi zorlamadan, gönüllü olarak ve inançla kullanmamız gerektiğine inanıyordum. Beşyıl önce Rio’da sahneye “başarı öyküsü” ile çıkarken, yirmi yaşında zirve yapan çözümümüzün başarı bileşenlerine dikkat çekerken tahtaya “CoCI / Co-Create Innovation: Haydi gelin birlikte yenilikçiliğimiz bulalım” diye yazıyor ve yine de yaratıcılık hattımızdaki sıkışmalardan dolayı “Creativity / Yaratıcılık” dan daha çok kombine edilmiş bir kavram olarak “İnovasyon / Yenilikçilik” üzerinde duruyordum. O gün, orada “yenilikçiliği yaratmak” diyerek “silikon vadisinden beklenti kolaycılığı” yerine gözümüzün önünde olan, biraz emek ve terle edinilecek fırsatlara bakılsın istiyordum. Rahatlık zonundan çıkmak, kaos eşiğinde yaşamak ya da roller-coaster’a binip gerekirse kaos ortamında dibe vurup yükseğe çıkmak çatışmaları yaratmaya çalışıyordum. Bu çabalarım için  bir de “omurgalı çerçeve modeli” elime düşünce keyifliydim. Meğerse ben de o zamanlar bir “imovatör” müşüm. Taklit ediyordum ve yaptığım taklitin içine özgünlük, ruh, katma değer katmaya çalışıyordum. Tekerleği yeniden icat etmiyordum. Bugün da “The BASS Sultans’ Project” diye bir çerçeve içinde geleceğin şekillendirilmesine katkıda bulunmaya çalışırken yaptığım da en basit ifadeyle “imovasyon“.

Şimdi de keyifleniyorum. Bu kez de Rubigon’u aştığım bilinciyle, kaos eşiğinde yaşayarak imovasyonu etkili kılmaya çalışıyorum. Aklım Bay Tony’den Bay Obed’e geçerken bugünlerde Dr.MD ile ABG da gördüğüm açılımlardan umutlarım artıyor. Bu geçiş için önce Tony’nin “… Benim umudum…” sözlerinden bir adım geriye giderek şirket kurmanın başlangıçta kafa karıştırıcı ve korkutucu görünmesinden yola çıkmak istiyorum. Tony, işte tam  bu noktada “… mutluluğu örgütleyici bir ilke olarak görmenin yol boyunca kılavuzluk etmesi” ni istemektedir.

İşte Tony’in umdukları “… Benim umudum, köklü kuruluşların iş yapma tarzlarını değiştirme yollarını arayacakları doğrultusunda ve girişimciler, mutluluğu iş modellerinin çekirdeğine yerleştiren yeni şirketler kurarak benim kişisel olarak Zappos’ta kollektif biçimde edindiğimiz dersleri uygulayarak bunu yapmaları yolunda…” Tony bey doğruca imovasyonu öneriyor. “… Benim umudum, giderek daha fazla şirketin mutluluk bilimiyle ilgili araştırmalarını kendi şirketlerini daha iyi hale getirmek ve müşterilerini ve çalışanlarını daha mutlu hale getirmek için kullanacağı doğrultusunda. Umudum, bu isteğin sadece size değil, başka insanlara da mutluluk vermesi yönündedir…” Tony’i yukarıda verdiğim linklerle video görüntülerinden tanırsanız mutluluk verme yolunda ne denli içten olduğunu ve bunu ne kadar hak ettiğini sergilediği güzelliklerden anlarsınız.

Şimdi gelelim Prof. Obed’in “Imovasyon” yaklaşımına. Bay Obed Shenkar (http://www.whartonsp.com/authors/bio.aspx?a=5E8D78AF-638B-4436-9FFE-7CDD438BBE2B ) Ohio Universitesi’nde Yönetim ve İnsan Kaynakları profesörü. İlk sözleri şöyle “Bütün övgüleri inovasyon (yenilikçilik) topluyor ama gerçekte imitasyon (taklitçilik) da en az inovasyon kadar önemli…” ve devam ediyor “… Bunu akılda tutarak, şirketler imitasyona, işi şansa bırakmak yerine daha disiplinli ve sistematik bir tarzda yaklaşmalı. Eğer akıllıysanız, imovasyon yaratmak için inovasyonla imitasyonu birleştirirsiniz. Bunu için de imitasyona utandırıcı birşey olarak bakmayın, onu gururla öne çıkarın ve iyi yapın…

Bir taklitçi olarak gelişmek istiyorsanız altı temel beceriniz olsun. Bunlar;

1.Taklide değer veren kişileri belirleyin.

2.Taklit edilecek doğru modeli bulun.

3. Fırsatları tarayın ve eleyin.

4. Takliti doğru bir içeriğe yerleştirin.

5. Görünenin altında ne olduğunu anlayın.

6. İstediğinizi uygulama yeteneğine sahip olun.

Bunları yapabilirseniz imitatör yerine imovatör olursunuz. Özgünleşirsiniz. Yine “başarı formülü“mden söz edeceğim. formülün sağ tarafındaki “10S“in ilk ikisinin “Self Style/Özgün Tarzınız” olduğu hep anımsayın. Bu anımsamada şu 3 temel soruya dürüstçe yanıt verin:

1.Sizi siz yapan ne ?

2.Ne ile hatırlanmak istiyorsunuz ?

3.Müşterilerinize nasıl mutluluk veriyorsunuz ?

Profesör Shenkar imovasyonun on kuralını şu şekilde tanımlamış:

1. Asla tekerleği yeniden icat etmeyin.

2. İmitasyona heyecan katın.

3. Rakipleri taklit etme konusunda açık olun.

4. Fikirler için gen havuzunuzu genişletin.

5. Çevre gözlüklerinin bilincinde olun.

6. Aşırı basitleştirmelerden kaçının.

7. Zamanın herşey olmadığını unutmayın.

8. İmitasyonlarınıza ek değerler katın.

9. Hem saldırıda hem savunmada olun.

10. Hemen başlayın.

Aralarda o kadar güzel sözleri var ki Bay Obed’in !…

“Evrim sürecinde her tür daima diğerinden birşeyler almıştır ve bu hep böyle olacaktır. Yeni doğanlar hayatta kalmayı öğrenmek için ebeveynlerinin yaptıklarını taklit eder. İş dünyasında da herkes kendi başarısının anahtarlarını bulmak için başarılı şirketleri inceler. Şirketler başarılı girişimleri kopyalayacak ya da klonlamayı deneyecektir…” On yıl önce by-pass’ımın etkileri sürerken Fethiye seralarından Nevşehir patateslerine sürüklemiştim öğrenmeye hevesli olan Novgilleri. Rakibin beş yıllık emeklerle ve duble Murat’la yarattığı ve kabullendirdiği  “Tohum İlaclamasıyla Patates Böceği Mücadelesi” segmentine hızlı girmek için “devşirme güçler” toplamıştım. Hatta bizim de duble Murat’ımız olsun diye Novgilli Murat’ın yanında Zengilli Murat’ı da ödünç almıştım. Yaptığım imitasyondan bir adım ötesi idi. İmitatördüm. Ne zaman ki Nov ve Zen ler Synleştiler ve akıllı yönetici “bütünleşik eylemler” demetini “paylaşılan ödüller” le mutluluk verme adımlarını attı, başarılar şahlandı.

Çoğu zaman olduğu gibi, başarıyı sürdürmekte neden zorlandık ? sorusunun temel yanıtı da bence “tutku ateşi“ni sürekli yüksek tutamamaktı.

Şunu akıldan çıkarmamak gerek: İmitasyon, inovasyonun zavallı kardeşi değildir. PepsiCo’nun eski muhasebecisi Bay Lionel’in dediği gibi “Algı eğer gerçekten çok iyi olduğunuz doğrultusundaysa, gerçekten kendinize ait birşeyle ortaya çıkarsınız. Böylece İnovasyon heyecan verir. İmitasyon ise gerçekleşir.” Pekçok araştırma göstermiştir ki gerçek inovatörler pazarların ancak %7 sini ele geçirmişlerdir. Taklitçilerin daha fazlasını yapabildikleri ortada. Gerçek öncüler pazarın dışında tutulduğunda, kalan pazar oyuncularının aslında olmadıkları halde inovatör olarak vaysayıldıklarını görüyoruz. Şimdi kendime bakıyorum ve onyıl önce ne Fethiye-Mersin hattında, ne Nevşehir-Niğde arasında ne de Malatya-Giresun uzantısında inovatör değilmişim. Katma değer yaratma çabalarımda, kollektif ve kurumsal öğrenme yolculuklarında imitatörden bir adım ötede imovatörmüşüm meğer …

Yazımı Hewlett-Packard’ın eski yönetici Bay Steve’in şu sözleri ile bitirmek istiyorum : “ Büyük düşünürlerden çıkan fikirlerle yaşadığımız günler geride kaldı. Zekice yapılan imitasyon artık etkin bir strateji olarak adlandırılıyor.

Bu ifadeyi bir de Prof.Shenkar”ın şu sözleri ile destekleyeyim:”… Imıtasyon çağında amatörce ve rastgele yaklaşım yetmeyecektir. Rekabet üstünlüğü elde etmek için tekbaşına inovasyon veya imitasyona yaslanmak da mümkün olmayacaktır. Bu ikisini bir imovasyon yaratacak şekilde birleştirmek sadece taklitçileri yıldırma yeteneğini değil, inovatörlerin geleneksel savunma duvarlarına sızabilmek için caydırma mekanizmalarının bilgisini kullanma yeteneğini de gerektirir…”

Önemli olan bu yoldaki çabaları SSTC ilk adım öğrenme yolculuğunun odağında yer alan “SMART“ik kriterlerle yapabilmek için etkili olabilmek. En iyi taklitçiler daima kendilerinde inovasyon yapanlardır.

Nasıl olacak bu iş ?

Düşünün; bulun ve yapın. Hemen yapın. Öncülerin eksikliklerine bakın. Hataları saptayın. İnce ayarlar yapın. Hemen uygulayın. Bunlara bakarken aşırı basitleştirmeyin. Yapılanların altındaki ya da ardındaki temel noktayı arayın, bulun ve anlayın. Neden-sonuç ilişkileri konusunda usta olun. Önceki yazımda verdiğim örneği, Virgin Cola’yı düşünün; Bay Branson’un kendi sözleriyle “hatalardan öğrenme” yi unutmayın.

İmovasyon yolculuklarınızın hep aydınlık geçmesi dileklerimle.

Öykücü