Yaşam Büfesinde “Eseryalı Anıları (1)”

“… Rüzgar çok sert esiyordu. Yine Eseryalı’da yıllık toplantımızı yapıyorduk. Ortam renkliydi. Coşku yüksekti. “Yeni bir aşk arıyorum” benzeri Sertab’ın şarkısı dilimizdeydi. İkinci ülkesel kriz dalgasının etkilerinin azaldığı başarılı bir yıl geçirmiştik. Çünkü yedi yıl önceki ilk krizden zorunlu dersleri almıştık. Ustalaşmıştık. Ya da öyle sanıyorduk. Siteyi çalkantılardan kurtarırken uzatılan zeytin dalındaki tuzakları sezememiştik. Yağı bol bulan arap misali site sakinlerini tatmin edecek kalabalıklara görevler vererek yola çıktık. Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik; bin atlı o gün…”

Merhaba

Devam edeyim. “Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik” diyecektim ki vaz geçtim. Ne ordusu ? Neyin mücadelesi ? Amacın ne ? Ne yapmak istiyorsun ? Sen işine bak. Sepeti koluna herkes yoluna…

Yazımın başlığına bakınca “Eseryalı Anıları“nın kimi açık-gizli mesajları öykülendirerek aktarmaya çalışacağı sanırım kolayca anlaşılıyor. Bundan böyle Eseryalı’da aklımı olumsuzluklara takmayacağım (çalışacağım) ve daha çok bugünden hemen yakın yarınlara daha genel ve daha sınırlamasız mesajlar aktarmaya çalışacağım. Eseryalı’da benim içinde oturmaya bayıldığım bir limonluk var; Afrika menekşesi ile Benjamin dostca kışın soğuğuna dayanıyorlar benim uzakta kaldığın anlarda bile. Oradan Germiyanoğulları’na bakarken hafif sola dönmem gerekiyor ve Ökaliptuslara sarılmış mor sarmaşıklar gözlerimdeki ışığı güçlendiriyor. Sağa doğru kaışta ise, Fethi’nin Ardıç’ına uzanan biraz puslu manzara ise mezarlığın etkisi ve büyüyen çamların filtresiyle görebildiklerime hüzün katıyor. demem o ki yönümü hafifçe değiştirdiğimde hüzünle mutluluk arasında gidip geliyorum. Ne var ki her iki yönde de aralardan sızan ışık demetleri gözlerimde menevişler yaratıyor. Algılarım etkileniyor ve anılar korserveler benzeri tatlandırıldıkları için biraz daha fazla etkiliyor beni. Hoşuma da gidiyor. Çünkü bu sabah “Muz Sesleri” isimli yeni kitabı için söyleşide bulunan akıllı, genç ve güzel, başarılı haberci ve yazar Sevgili Ece Temelkuran‘ın bir sözü beni, bana döndürüyor “Herkes kendi Casablanca’sını arar” sözlerine takılıyorum. İki arabam kapının önünde dururken ve yakıtı da firmaca karşılanırken 60 yaş kartıyla ve vapurla Netgillere geliyorum ve yolda rahmetli Drucker düşüyor bu kez belleğime… Vapur yolcularını çok seviyorum. Hemen çoğunun ellerinde bir kitap ya da gazete var. Bu devirde bunu görebilmek sanırım İzmir’li olmanın ayrıcalıklı avantajı. Neden Drucker ? Bundan önce dün günüme renk katan dostlarıma değinerek Eseryalı Anılarımın ilkini çerçevelemek istiyorum. Aklıma yetişemeyince korkarım yine birkaç yazıda olması gereken mesajların bir araya gelmesinin karmaşasını aşamayacağım. Böyle olunca belleğime “Ekmek Teknesi” isimli dizideki aşığın yinelenen sorusu geliyor “İnadına mı yapıyon lan jale ?” derdi. Ben bunu aklıma sorarken, yazılarımı okuma gafletine düşen kimileri de bana soruyordur mutlaka (kulaklarımın çınlamasının nedenini anladığım için sevgili doktorum İlker’e gitmekten vazgeçtim).

Dün Netgillerde yirmi yıl önceki dostumla buluştum. İzini yitirmiştim. Buluşmak için aldığım iki telefon konuşmasında, sesinin rengindeki güzellikten onun o olduğunu (CEÇ) anlamam gerekirdi. Anlayamamış olmanın mahcubiyetini saklamaya çalıştım dün. Onu Manisa-Muradiye’de yirmi yıl önce büyük bir yabancı kurumun fabrika müdürü olarak tanımıştım. Dört fabrika yan yanaydı. Fabrikaların üçünde gıda ve birinde mısır işlenirdi. Muradiye sonraki yıllarda da gündemime çok girdi. İlçenin hemen yakınındaki Gülbahçe köyünün muhtarı (ki yenilikçi yapısıyla çevresi ona “kominist Ali” dese de biz biraz daha insaflı olarak) “sosyalist Ali”nin pamuk tarlalarında “Ciba’lı Ziraatçı Mustafa” olarak ustalaşmak için çok çalıştım. Sevgili dostum CEÇ’in Ocak 2009 da SSTC odağında birlikte olduğum ve hızla büyümekte olduğum bir dost kuruluşta “iş geliştirme müdürü” olarak göreve başladığını görmekten çok mutlu oldum. Yirmi yıl önce de tıpkı dün gibi çocuksu coşku ve heyecan doluydu; gözlerindeki ışık ve neş’e hepimizi etkilerdi. Yaşamın köşe taşları gözündeki renkleri daha bir gökkuşağı netliğine kavuşturmuş olmalı. Ne mutlu onun gibi olabilene. Mutlaka çok başarılı olacaktır. Buna eminim. O nasıl birisidir bilir misiniz ? Öncelikli temel iş özelliği “innovatör” dür. Her koşula uygun, özgün, yenilikçi eylemleriyle çıtayı yükselterek hızla yola koyulur. Hedefleri SMART‘a göre sorgularken “risk yönetim” ustalığını gösterir. Onun bu becerilerinin ayak izlerini yıllar önce Vakko’da, Tansaş’ta, Spectrum’da ve hatta McDonalds’ın besi çiftliği projesinde görmek olanaklıdır. Bunlar bilediklerimin birkaçı. O geliştirip, gelişmeyi yerleştirdiği kurumlarda fazla oyalanmaz; heyecanın kalmadığı yeri bırakıp yeni serüvenlere yelken açar.  Onun palavradan Everest Fatihi rolleri yoktur; o gerçekten Nasuh Mahruki misali Everest’cidir. Onunla birlikte olabilen kuruma, hızına yetişebilen meslektaşlarıma ne mutlu. Diğer iki fabrika müdürüyle birlikte onun odasına çıkardım öğle yemeklerinden sonra kahvelerimizi içmek için (by-passtan önce olduğu için o günlerde hergün bir sade Türk kahvesi kontenjanım vardı ve by-passtan hemen sonra ben bir şey söylemeden Türkan hanım kahvemi kendiliğinden kesivermişti). Onun odası kendi kalitesinin yüksekliğini yansıtırdı. Kahve arkadaşlarımdan kadim dostum Metin, meslektaşım Nejat ve İbrahim beyleri de özledim bu satırları yazarken. Metin’le Eseryalı’ndan Germiyanoğulları’na uzanan yolda buluşuruz özellikle havalar ısınınca (bu satır da ellili yıllardaki ilkokul okuma kitabındaki bir okuma parçasına benzedi. Şöyle yazdığını anımsıyorum “hava güzel olunca biz bahçeye çıkarız…”). Sevgili İbrahim’i on yıl önce en son Ortaca’da ziyaret ettiğimde profesör olmuştu ve sera tarımına katkılar sağlıyordu. Dün CEÇ ile görüşmelerime tanık olan “Emekli Havacı Albay Mustafa (EHAM)” acaba nelerden nasıl etkilendi ? Yazımı okur da yorum yaparsa mutlu olurum.

Yazımın başlığını önce “Angut Kuşu” olarak koymuştum. Daha sonra vazgeçtim çünkü; beni sıyrılmak istediğim ilişkilere geri götürüyordu. Yine de Eseryalı’daki hakim rüzgarı yüzümde hissedince değinmeden geçmek istemedim. Seçilmiş yönetici beraberliğin etki gücünü ifade edebilmek için rüzgar metaforunu seçmişti. Yapraklarıyla uluyan ulu çınar için de rüzgar esastı. Yönün doğru olduğuna emindi ve hızı artırmak istiyordu. Bunun için ortaya koyduğu kavram “rüzgarın önünde koşmak” oldu. Koşu başlamıştı. Benim tarzımdı. Bayılırım sınırları zorlayan, Rubigon’u aşmaya çalışan eylemlere. Ben de rüzgarın yarattığı etkiyle “çalkantılı sularda (S.Covey)” metaforuyla davulcuya bakıyordum. Bunu gören Eseryalı’nın denetcisi de söz alıp “angut kuşu” misali rüzgarı arkasına almış olanların ayakları yere basarken paldır küldür yuvarlanıp gitmemeleri için, gülünç duruma düşmemeleri için herkesin dikkatini çekiyordu. Bunları bıraktım ve Eseryalı’daki diğer anılarıma yöneldim.

Eseryalı Anılarıma bakınca, kendi kendini organize eden ağlar dünyasında yaşadığımızı görüyorum. Aklım karışıyor. Günlük siyasi olaylardan etkileniyorum ve Beyrut misali Türkiye’nin de bir Ortadoğu Ülkesi olduğunun kanıtlanmasına neden olan hakim güçlerle ve gündemsizlikten dolayı dümen suyunda giden karşıt güçlerin bunu nasıl olup da göremediklerine üzülüyorum. Birey olarak da güvenimi yitiriyorum. By-passtan sonra yaklaşık on yıldır kurban bağışlarımı gönderdiğim Mehmetçik Vakfı ve Lösev’e bakınca kahroluyorum. Bilerek karıştılarsa bu yolsuzluğa “Allah be… versin“; bilmeden alet oldularsa ve kendilerine emanet edilenleri korumada basiretsizlik ettilerse yine “Allah cezalarını versin” demekten kendimi alamıyorum. Bu sözler bile beni tatmin etmiyor çünkü; kimi güveneceğimi, seneye ne yapacağımı bilemiyorum. Ben böyleysem ya sahilden uzaklarda yaşayan vatandaşlarım neler düşünüyorlar ? Bu konu da beni aldı götürdü rahmetli Drucker’a.

Bakın Bay Drucker, Ağustos 1989 daki HBR (Harvard Business Review) de ne demiş: “..Kâr amacı gütmeyen organizasyonlar, özellikle de kendi tabanları kadar disiplinli olmadıklarından doğru yönetime şirketlerden daha çok ihtiyaç duyar…”. Aman Allahım sanki bugünleri görmüş. Bu neden böyle oluyor acaba ? Bilgisizlik mi ; beceriksizlik mi ? Biz oralara uzman olmayanları mı seçiyoruz. Bu sorunun yanıtı için de izler aradım yine Drucker’ın mesajlarında ve yine HBR un mart 1999 sayısındaki şu satırlardan medet umdum:

“…İnsanların büyük bir çoğunluğu, bilhassa da herhangi bir alanda saygın bir uzmanlığa sahip olanlar, diğer alanlarda ya bilgiyi küçümser ya da buralarda bilginin yerini zekanın (kurnazlığın) alabileceğine inanır. Örneğin birinci sınıf mühendisler insanlarla ilgili hiçbirşey bilmemekle iftihar etme eğilimindedirler… İnsan Kaynakları profesyonelleri ise aksine çoğunlukla temel muhasebe kurallarından bihaber olmakla gurur duyar ve …BU CAHİLLİKLERDEN GURUR DUYMAK KENDİ KENDİNİ MAĞLUP ETMEKTİR…”

Ve bugünlük yazıma son verirken Eseryalı Anılarımda bilgisiz, turfa müneccimlerin, Evereste çıkıp gökteki yıldızlara yakın olmaya çalışırken önlerindeki çukuru göremedikleri için ekibiyle birlikteki düşüşlerini, cin olmadan şeytan çarpma hevesleriyle çarpıldıklarını, başarının nedenlerini irdeleyip süreklilik sağlama yerine havalanıp konu sorumlusunu kanser ettiklerini ve fosladıklarında da onarılması yıllar alacak zararlarla Eseryalıyı terk ettikleri gözümde canlandı sağ taraftan Ardıça doğru dalıp gittiğimde… Birgün inşallah Eseryalının Sorumlu Sakinleri, Germiyanoğlullarıyla çatışmayı unutup, bin atlıyla akın yapmayı bir kenara bırakıp Drucker’ın dersleriyle yeni “İş İdaresi Ustalık” uygulamalarının kapsamına şunları alırlar:

  • Sağlık ve eğitimin geliştirilmesi için sisteme bütünsel bakış,
  • Küresel ısınma ve çevre sorunlarına gerçek bir işbirliği içinde liderlik hedefleriyle sınırları aşan yaklaşım,
  • Sorunlu bölgelerde gerilimi yumuşatmak için müteşebbis yatırım,
  • Ümit ve refah için ortam yaratacak inovasyon ve gönüllük temelli eylemler…

Bunun için bugün yöneticiliğe soyunanlar için Drucker amcam 3 temaya önem verirdi:

  1. Yöneticilik profesyonel bir meslektir. Bununla beraber yöneticiler kendi duvarları dışındaki topluma bakmaları ve huzurlu bir yaşam için daha fazla sorumluluk üstlenmelidirler.
  2. Bilgi işçileri kontrol edilemez; onlar daha çok motive edilmelidirler.
  3. Şirketlerin özgürce serpilip, budaklanabileceği iyi bir toplum yaratmak için kâr amacı gütmeyen organizasyonlar da çok önemlidir.

Drucker devrimci biri miydi ? Hayır. O bizden sadece varsayımlara karşı ısrarla meydan okumamızı isterdi. Daima sabırlı ve uzun vadeli bir vizyonumuz olsun isterdi. Ona göre türbülanslı dönemlerde olayları nereye doğru gittiği kadar nelerin değişmeyeceğine ilişkin sağlam önsezileri olmalıydı liderlerin…

Rosabeth Moss Kanter‘in sözlerinden alıntılar yaparak Eseryalı Sakinlerine bakarak anılarımı dünle, yarınlar için birleştirmeye çalıştığım 2010 yılının ilklerinden olan bu yazımla bu cumartesi katılacağım toplantıdaki katkılarımın sınırlarını çizmeye çalıştım. Eseryalı’dan sola bakışta Ökaliptuslara sarılmış sarmaşıkların güç birliğinin umutlarını; Ardıç için sağa doğru bakışta ise mezarlık üzerinde hüzünlenen duygularımı Drucker’ın öğretileriyle harmanlamaya çalıştım ve işte kapanış sorularım.Eseryalılarda

2010 da neler değişecek ?

Neler değişmeden kalacak ?

Nereye doğru gidiyoruz ? Oraya nasıl varacağız ?

Vardığımızı nasıl anlayacağız ?

Neleri daha çok yapalım ?

Neleri yapmaktan vazgeçelim ?

Neleri farklı yapmanın yollarını bulalım ?

Soruların gücü..  Self servis olan başarılara ulaşmak için SSTC öğrenme yolculuklarıyla sıraya geçmeye çalıştığımız Yaşam büfesinde nelere hazırız ? Nelere yetkiniz ? Değişerek gelişmeye istekli miyiz ?

Yolunuz hep aydınlık olsun.

Öykücü