Yaşam Büfesinde “GAT/MAS/RAW”

“…Birkaç gün boyunca laboratuvara teker teker akın eden rahibeler, üzerlerindeki siyah beyaz giysilerini çekiştirip düzelterek mümkün olabilecek en rahat pozisyonu bulup fMRI cihazına uzandılar. İkibinaltı yılında yapılan bu araştırmaya katılan yaşları 23 ila 64 arasında değişen bu 15 kadın kökü ortaçağa uzanan bir Katolik keşişlik tarikatı olan Karmelit Mezhebi’nin manastıra kapanmış mensuplarıydı…”

Merhaba

Bugün yine Çeşme’den, yine adeta yazdan kalma bir gün güzelliğindeki hafta sonunda yazıyorum. Yazıya başlarken kendimi test ettim. Hangi ruh halindeyim, nelerin etkisindeyim ve ne tür mesajlar vermek istiyorum ? sorularına yanıt aradım iç dünyamda. Birkaç temel değişken var şimdi beni etkileyen. Bunlara baktığımda David Taylor‘un “Şeffaf Lider” kitabını aradım çatıdaki kitaplığımda. Bulamadım. Bulsaydım eğer “Oriah Dağının Efsanesi“nden kimi satırlarla başlayacaktım yazıma. Amacım da yine ve yeniden “isteme“nin gücünü vurgulamaktı. Geçen sene Antalya’da Acar Hocanın “motivasyon ve değişim” konulu sohbetine de değinecektim belki de. Kitaplarıma genel bakışla dalıp gittiğimde elime “buy-ology” isimli kitabı aldığımı gördüm. Büyük olasılıkla Bodrum’dan sonra ve Aşkabat’tan önceki bugünlerde SSTC İkinci Adım Öğrenme Yolculuğu hazırlıklarımın etkisi altındayım yazımın havasına girmeye çalışırken.

Martin Lindstrom ‘un geçen yıl yayımlanmış olan “buy-ology” isimli kitabıyla , “satın almaya dair bildiklerimizin neden yanlış olduğu“nu açıklamaya çalışırken bilimsel yöntem, araç ve esaslarla “nöropazarlama“ya zemin hazırlıyor. Bu kitabı geçtiğimiz günlerde Hostcini’li (ve şimdi NetDirekt’li) Kerem‘in odasında görüp almıştım. Kitabın orijinal isminin “biyoloji” ye benzerliği ve “canlı bilimi” olan biyolojinin İngilizce’si “biology” ile kitabın isminin birazcık ton ve vurgu farkları olsa da “bayoloji” olarak okunması benzerliği derinlerde de “logos/bilim” kavramını sürekli öne çıkarıyor kitabın sayfalarında. Biraz daha düşününce aynı yazarın iki yıl önceki bir diğer kitabını da gördüm kitaplığımda (Duyular ve Marka ismiyle).

Yazımın girişindeki pasajı Martin beyin “Küçük bir dua okuyorum” başlıklı bölümünden ödünç aldım. O da bu başlığı A.Franklin’in “I say a little prayer” isimli şarkısından alarak bu bölümdeki temel mesajın verilmesini güçlendirmek istemiş. Kanada Montreal Üniversite’sinden Dr.M.Beauregard ve Dr.V.Paquette adlı nörologlarca yönlendirilen “rahibe araştırması“nı anlatıyor bizim iki doktorumuz. Onların yanıt bulmaya çalıştıkları soru, dua etmek gibi özel ruhani deneyimler sırasında ya da kendimizi tanrıya yakın hissettiğimiz ilahi anlarda beynimizin hangi bölümleri ışımaya başlıyor ?

Beklendiği gibi, bu beyin tarama seansında, rahibeler en derin dinsel deneyimlerini kafalarında canlandırdıklarında beyinlerinin neşe, huzur, kendinin farkında olmak ve sevgi gibi duyguları üreten merkezde, caudat çekirdeğindeki nöron faaliyetinde bir artış olduğunu saptadılar. Hareketlenen bir diğer bölge de bilimcilerin ilahiyatla bağlı duygu çağrısımlarıyla ilgili olduğuna inandıkları insula bölgesiydi. Daha sonraki detaylı çalışmalarla kanıtladıkları gibi, din ve inanç söz konusu olduğunda beynin birbiriyle bağlı ve içiçe girmiş bazı bölgeleri aynı andan ve tandem şeklinde faaliyete geçiyormuş… İnancın gücü. İnancın gücünün temelinde yatan bilimsel bulgular.

Bay Martin, “rahibe araştırması“nın devamında şöyle diyor : “… Benim markalar ve maneviyat hakkındaki teorimin hiç yoktan çıkmadığını da bilmenizi isterim. Gelin şu öyküyü bir izleyelim: 2007 kışının başlarında, bir öğle sonrasında New Jersey Limanı’ndaki bir depoda heyecanlı bir kalabalık toplanmış, sıradan bir konteynerin gelmesini bekliyordu. Bekleyenlerin çoğu beyaz eldivenler, uzun siyah paltolar ve geniş kenarlı şapkalardan oluşan resmi giysiler içindeydi...” Bay Martin böylesi güzel anlatımıyla hem teorisini destekliyor ve hem de “öykülendirmenin gücü“nü sergiliyor. Bundan sonrasını meraklısı kitabı alıp okusun; benden bu kadar.

Neden bunca bilimsel laf ve burada ?

Bodrum’da ikinci gün sabahı, önceki günü özetlerken ve günün devamı için “Özellik>>Fayda” mesajı yanında, “inanırsanız inandırabilirsiniz” sözlerimi güçlendirmek için yazıyorum. Bunun için bilgi, becerinin ötesinde özellikle “tutum/tavır” konusuna dikkat çekip fırsatı bulduğum anda ve hanımları dışarı çıkararak “Bursa’lı Terzi Sadık” fıkramı da anlatmıştım. Aynı fıkrayı altı yıl önce de Teknik’in tüm SSTC öğretilerine rağmen, anlamsız açılımları için, müşterinin dümen suyundan çıkamayan, gönüllü olarak tuzağa düştükleri A2 ırkı çatışma ve çalışmaları için anlatmıştım; hatta biraz da kızgınlıkla.

Bay Martin’in kitabına önsöz yazan Paco Underhill de “…çivi gibi bir eylül akşamıydı…” diye başlıyor sözlerine ve basit, kısa tümcelerini öylesine güzel anlamlandırıyor ki birkaç örneğini vermeden geçemeyeceğim:

  • Bu adamın üzerinden erdem akıyor (ve Bodrum’da BASgillerden birisi bana “İnanmak istiyorum; peki beni kim inandıracak ?” diye sorunda sahnedeki düette SSTC uygulamalı tavrım aynen şöyle oldu “Güven nasıl sağlanır ?”).
  • Bu kadar genç bir yüzde böylesine bilgelik dolu bakışlar… (yaş ve bilgelik ve Bodrum’da Sevgili İzgören’in adını vererek anlattığım “avucunuzdaki kelebek” kısa öyküsü ve “herşey sizin ellerinizde” temel mesajım)
  • Yol savaşçıları yoldaşlığı… (ve dilimde bir şarkı “Seni andım yine kalbimde derin bir sızı var.Yine canlandı hayalimde bütün hatıralar…” .İki yıl önceydi. Yola çıkmıştık; oyunun parçasıydık; adı da “road-show” idi; %3 kandırmacısı ile süslenmişti; fare bile doğuramayan dağın temsilcisi gider ayak bizi de kullandı ve sanırım Türkiye’nin Patagonya olmadığını anlamadan günlerini hoyratça doldurdu. Geride bıraktığı izlere baktığımda rahmetli anamın çocukların rahatsızlığında söylediği sözler kulaklarımda çınladı: Hasta olduğuna üzülmem; huy değiştirdiğine üzülürüm”. Tıpkı öyle oldu; huyumuz değişti; köşe kapmaca hızlandı. İki hafta önceki telefon konuşmasındaki itirafın bir eki olarak “o güne kadar ustaların yaptığının tam tersini yapmak” kimseye fayda sağlamadı. Yaşamak gerekliymiş. Ders alındı mı ? İnşallah).
  • Öğrenilmiş söylemler dünyasında, bambaşka yollardan geçerek, seyreder, dinler ve üzerinde düşünür…(Bu sözler de bana “yaratıcı satışcının ilk temel özelliği nedir ?” sorusunun yanıtını arayan “konuşma halkası“ndaki öğrenme yolculuğunun hevesli yolcularını anımsatıyor. Onun öğrenilmiş söylemler dünyası diye tanımladığı yaşam büfesinin çevresini ben “GAT Dünyası” olarak ele alıyorum 41 yıllık mesleğimin deneyimlerinden damıttığım tek soru tümceme başlarken ve hep yineliyorum: “Şu GAT Dünyada, MASlaşmak için RAW mısınız ?” . yazımı süsleyen beş görseli de bu tümceyle ilişkilendirdim. Sekiz yıl önce Antalya’da yaptığım sunumumu biraz değiştirip Bodrum vizyonu ile “20155250” nicelleştirdim. Kimileri bu tümcenin yapısına, görünüşüne bakıp “hilkat garibesi” olarak algılıyorlar ki bence haklılar. Belki de AIDA amaçlı yaptığım bu garipliklerden Temelle Dursunun Penguen fıkrasında olduğu gibi ” sizin buralarda yarısı beyaz yarısı siyah kadın var mıdır ?” sorusuna yanıt aramak değil esas amacım. İnançlarımda ısrarcı olduğumda bağ mı üzüm yemek için girmeye çalıştığım yoksa bağcı mı öğrendiklerini uygulamamakta inatçılık edenlere yaklaşımımda döğmeye çalıştığım !
  • Tüccarlarla pazarlamacıların çabalarının verimin ölçmek için başvurdukları iki yol vardı. Birincisine “yazar kasa yaklaşımı” adını takmıştı Martin Bey. İkinci araç ise insanlara sorular yönelterek yapılan “geleneksel yaklaşım” idi… diye önsöze devam ediyor Paco bey (“sorular yöneltmek“… İşte işin sırrı. Yöneltebilecek sorular sormak bir beceri işi ve SSTC nin hem temeli hem de Türkçe tam karşılığı 2006 da Çanakkale’de Günay beyin yaratıcılığı ile öğrenme yolculuklarımı zenginleştiren. Soru sormak için gerçekten hazırlıklı olmak, bilmek gerek. Emek ister, çaba ister ve tutku olmalı usta satışcı için her koşulda, usulüne uygun, “anlam akışı” olarak tanımladığım diyalogu geliştirmek için. Bu ustalık yolculuğu için de SSTC tamamlanınca, Liderlik ve Koçluk Çalıştayları aşılınca, ya Neil Amcanın “SPIN“iyle ya da sevgili Ayşe Arman’ın “kimse sormazsa ben sorarım” isimli kitabı hatmedilmelidir. Yapabilene ne mutlu !
  • İnsanların yaptıklarını söyledikleri şeylerle gerçekten yaptıkları şeyler farklıdır (diye hep bilinen yaklaşımı görünce Paco’nun sözlerinde lise yıllarımda izlediğim “Haydut” filmi geldi yine aklıma. Paul Newman’ın bir filmiydi. Siyah beyazdı. Bir Meksika kasabasında geçiyordu. Yeni evli çifti öldürüyordu P.Newman. Film yağmurlu bir gece, tren istasyonunda konuşan bir grup insanla başlıyor ve geri dönüşlerle cinayetin işlenişinin tanıklarının ifadelerine göre değişim seyrini gösteriyordu rejisör. Filmin temel mesajı da şuydu: “İnsanlar olayla karşısında gördüklerini değil hissettiklerini anlatırlar“. Eveeet. Çok doğru. Dün benim Bodrum’da gördüklerim, hissettiklerim ve bugün anlattıklarım, belki de bunun en yeni örneği).
  • Bilimle pazarlama arasında tarihten gelen bir sevgi ve nefret ilişkisi vardır ( Woooow ! Ne kadar ağır ve ciddi bir söz. Yirmiüç yıl önce Dr.Kern‘den ilk “temel pazarlama kursu” eğitimi alırken Kuşadası’da, pazarlamayı önce “bilim olarak” daha sonra da “felsefe olarak” açıklıyordu o çok sevdiğim rahmetli hocam. Paco bu sözlerini sürdürürken ellili yıllarda akademisyenlerin başlarını fildişi kulelerden çıkararak reklam ajanslarıyla işbirliğine başladıklarını öykülendiriyor. “Fildişi kule“leri de mesleğimdeki gelişme serüveninde çok severim. Doksandört krizinde ben bölge müdürüyken ve yönetim ekibi İstanbul Boğazı’nın serin sularına bakıp Malabadi Köprüsü’nden geçmede zorlananlara yardım etmeye çalışırken komik olduklarını anımsıyorum ve o zamanki bir uyarı yazısında bu sözcüğü buruklukla okumuştum. Tam da yeni pazarlama müdürümüz Fildişi Sahili’ndeki görevini Bengladeş deneyimleri ile pekiştirdikten sonraya denk gelen bu zor süreç pekçok öyküyle bezenmiştir. Bu anıyı bu sözlere bağlayan “sevgi ve nefret“in iş dünyasında kolkola gezmesi bence.

İşte tüm bu bölük pörçük ifadelerimin hedefi yukarıdaki temel soruma yanıt bulmak isteyenlerin “MAslaşmak adına Daha çok ve Daha farklı” ve “RAW mısınız adına da her zaman hazır olmak, yetkin olmak ve en önemlisi de istekli olmak” uğruna neleri göze aldıklarına bağlı olarak TOMBUL laşan hayallerden, SMART ikleşen hedefler için “20155250” kod no.lu vizyon için hangi misyonları üstlendiklerini görebilmek istiyorum. Bu rol ve sorumlulukları SMARTın ilk koşulu olarak “ölçülebilir” kılmak istiyorum. Kurumsal yatırımların karşılığı olarak bireysel taahhütleri sadece kendileri için yazılı alabilmek istiyorum. Kurumsal kararlılığı gösterebilmek için güven ve güvenilirliği somutlaştırmak istiyorum. Sistem ve süreç disiplinini gönüllü olarak geliştirmelerine katkı sağlayarak “acı söyleyen dostlar”ın geribildirimlerine değer verildiğini hissettirmek istiyorum. Adanmışlıklara karşılık olarak gelişme süreci hızlanan performans sisteminde Welch beyin 20/70/10 luk “Darwinci Ayrımcılık” yaklaşımının öneminin kavranmasını istiyorum. Çokuluslu şirketlerde bile oluşan “sözünden şereflice dönme” yaklaşımı yerine gerçekçi ve koşulları net ve basit ödül ve takdir sistemleriyle bütünleşildiğini, ortak hedef için bütünleyici emeklerle hedefe erişildiğinde pastanın adilce paylaşıldığı bir ortamda sürekli öğrenmenin aydınlık yollarda sürdüğüne tanık olmak istiyorum.

Sizce ben çok şey mi istiyorum ?

Yolunuz hep aydınlık; Kurban Bayramı’nız şimdiden kutlu ve mutlu olsun.

 

Öykücü